22 Şubat 2013 Cuma

Okuduklarım #5: Hoşça Kal Berlin - Christopher Isherwood

Merhaba!

Okuma hızım mı düşmüş, ben mi öyle hissettim anlamadım. Herkes deliler gibi okuyor, ben de işte ders alarında, işyerinde vakit bulursam okuyorum. Allah bundan geri koymasın tabii :)

Bu hafta güzel kararlar aldım :) Ve kendimden bu anlamda hoşnutum :) Bakalım neler yapmış bu Kitapçı Kedisi?

# Değerli StyloPunk'ın düzenlediği Kitap Kardeşliği etkinliğine katıldım. Gerek Twitter olsun, gerek Instagram'da bu etkinlikten deli gibi bahsediliyor ve herkes Şubat ayı etkinlik kitabı olan "Yüzyıllık Yalnızlık"tan bir parça paylaşıyordu: Altı çizilen cümleler, okuma halleri, kitap resimler... Nasıl özendim ben de. Derken Mart ayı etkinliğine katılma kararı aldım, bunu da bildirdim :) Bugün Mart ayı etkinliği kitabı olan Amin Maalouf'un "Doğu'dan Uzakta" adlı kitabı da elime geçer sanıyorum. Şu an kargo ile dağıtıma çıkmış. Yanında başka güzellikler de var tabii :) Siz de kitap kardeşliği hakkında bilgi almak ve katılmak isterseniz;

- twitter.com/felsedeb
- instagram.com/stylopunk
- stylopunk.blogspot.com
- kitapkardesligi2013.blogspot.com

# Bu hafta Postcrossing'e de üye oldum, ve iki kartpostalımı gönderdim bile. Şimdi beklemedeyim ne ciciler gelecek acaba?! :)

# Derkeeen... Bir de ne görsem?! Sevgili DeliKitap arkadaşımız da Postcrossing benzeri bir etkinlik hazırlamış. Dilediğimiz sayıda katılımcı ile eşleşip yıl boyu birbirimize ayda bir kere olmak üzere kartpostal göndereceğiz. Detaylar ve katılım için buraya tıklayabilirsiniz :)

Artık okuduğum son kitap olan Hoşça Kal Berlin'i tanıtabilirim :)

Hoşça Kal Berlin, Christopher Isherwood, Yapı Kredi Yayınları, 210 sayfa.

Uzun zamandır okuduğum en dişe dokunur kitaptı diyebilirim.


Romanın anlatıcı karakteri yerine kendisini koymuş Isherwood. 1930'lu yılların Berlin'inde geçiyor olaylar anlayabileceğiniz gibi. Isherwood'un yaşamından oldukça farklı kesitler göze çarpıyor. Berlin'deki kozmopolit yaşamdan ayrıntılar.. Kitabın başından beri yavaş yavaş belirmeye başlayan, sonlara doğru iyice belli olan Yahudi düşmanlığı. Etrafta kol gezen ama henüz iktidara gel(e)memiş Naziler... Artist olma hevesindeki genç kızlar.. Berlin'in varoşları ve buradaki yaşantı.. Herşey akıcı bir şekilde, sanki bir film izler gibi gelişiyor. Yazar da romanın başında belirtmiş, kendisine bir fotoğraf makinesi rolü veriyor. Sadece gözlemliyor, olduğu gibi aktarıyor...

Ne diyeyim, Hoşça Kal Berlin'e Vikitap.com'da da 9 puan verdim. İçime sinen, okuduğuma değen bir kitap oldu. Eğer siz de benim gibi, eski kentlerin yaşantılarını, insanlarını, alışkanlıklarını merak ediyorsanız; bu kitap tam size göre.

Sırada Adnan Binyazar'dan "Masalını Yitiren Dev" var, en kısa sürede okuyup, bitirip, paylaşmak dileğiyle :)

Sevgiler! :)

18 Şubat 2013 Pazartesi

Okuduklarım #4: Yılkı Atı - Abbas Sayar

Merhaba!

Öncelikle hepinize mutlu haftalar dilerim :) Bu sabah işyerime geldiğimde mesela gördüğüm bu minik sürpriz beni çok mutlu etti :) Bakın :)


Benim dikenli prensesim çiçek açmıış :) Diğer kaktüslerimin çiçekleri ise yolda :) Kimisi der ki "ne çirkin şey bunlar? Hiç mi zerafet olmaz?" Bir bakın ama, bu zerafet değil de ne? :)

Dün biraz hastalık biraz da uyanamamaktan ötürü dershaneyi astım. Bütün gün pijamalarımla oturdum evde, ve deli gibi kitap okudum :) Bu durumu gören kocam da bana birden: "Bana da okumam için ince bir kitap versene." demez mi?! O an elektrik çarpılmış gibi oldum :) Ama sonra ona da ilgisini çeken bir konudan, yani tarihe dair bir kitap verdim okuması için. Can Dündar'ın "Gölgedekiler" isimli kitabını okuyor. Dün 64. sayfaya geldi, bugün de diyor ki "Eve gitsek de kitaba devam etsem" :)

Efendiim, ben de iş güç derken haftasonunda ancak bir kitap bitirebildim.

Romanımızın adı "Yılkı Atı", yazarı Abbas Sayar. Ötüken Yayınları'ndan çıkan kitap, 120 sayfa. 1971 yılında TRT Roman Başarı Ödülü'nü almış. 


Kısaca bahsedelim. Üssüğünoğlu İbraam, Orta Anadolu'dan.. Herkes gibi ahırında baktığı atları, inekleri var.. Dorukısrak da bunlardan biri. Kış gelmekte ve bu kadar hayvana yem yetiştirmek artık zor gelmektedir İbraam'a. Dorukısrak yaşlanmıştır, işe yaramamaktadır İbraam'a göre. Ve Dorukısrak'ı o kış yılkıya bırakmaya karar verir... Evine, yuvasına alışkın Doru için yılkıya çıkmak çok ağır gelmiştir.. 

Ama kitabın sonunda beklenmedik bir sürpriz oldu ve ben Dorukısrak'ın mutluluğunu gerçekten hissettim :)))

Böyle kitapların içinde kaybolunca çok mutlu oluyorum. Yeter ki kitap beni o büyülü ortama davet etsin, ben hemen peşinden giderim. :) Ama işte kısa olmaları üzüyor beni :)

Umarım yeni başladığım kitabımı da böyle hızlıca bitiririm :)))

Herkese sevgiler, bol kitaplı günler :)

15 Şubat 2013 Cuma

Okuduklarım #3: Sıkı Kontrol Edilen Trenler - Bohumil Hrabal

Merhaba :)

Yoğun ve yorucu bir hafta geçirdim, bilmiyorum sizin haftanız nasıldı? Ama bu hızlı haftaya iki kitap tanıtım yazısı sığdırabildim ya, büyük mutluluk oldu benim için :)

Ayrıca sipariş ettiğim kitaplarım da geldi dün itibariyle, bunlara da başlarım artık sırasıyla. Bakın, ne kadar güzeller değil mi? Kütüphaneme böyle birer ikişer kitapları ekledikçe mutlu oluyorum. Güzel bir tasniften sonra belki bir gün kitaplığımın da resimlerini paylaşırım sizinle, belli mi olur? Ama önce kendimde derman bulup o kadar kitabı tek tek ayırmam gerekli :(

Sıra kitabımızı tanıtmakta.

Sıkı Kontrol Edilen Trenler, yazarımız Bohumil Hrabal. Everest Yayınları'ndan çıkan kitabımız 90 sayfa.

Adından da tahmin edilebileceği üzere, İkinci Dünya Savaşı esnasında bir tren istasyonunda geçiyor. Ve demiryolu stajyeri delikanlı Miloş Hrma'nın gözünden olanı biteni anlatmaya çalışıyor.

Sözün özü, aslında pek de tanıtmak istemeyeceğim bir kitap oldu. Çünkü okurken dehşet sıkıldım, bazı kitaplar vardır, içinde olan biteni anlayamazsınız. İnanın o doksan sayfa nasıl geçti anlamadım, resmen uzadıkça uzadı. Tabii ki okuyucudan okuyucuya, zevke göre bu görüşler değişir muhakkak. Gelen olarak bir kitaptan sıkıldığım, bırakmak istediğim nadiren görülür. Neyse ki okumayı bırakmadım, ama okuduğum zamana da üzüldüm açıkçası. Vikitap'ta ancak "1" puan vereceğim!

Sırada Abbas Sayar'dan Yılkı Atı var. :)

Şimdiden iyi haftasonları dilerim :)

12 Şubat 2013 Salı

Okuduklarım #2: Cemo - Kemal Bilbaşar

Merhaba sevgili kitap severler :)

Blogumun izleyici sayısı 10'a ulaşmışken, sesimi duyurabilmenin sevinci ve okunduğumun bilinciyle daha bir mutlu yazıyorum bu yazımı :) Çünkü daha önce de belirtmiştim, kitaplardan aldığım mutluluğu paylaşmak da ayrı bir keyif :)

Bu arada Ankara'da bir bahar havasıdır sürüp gidiyor. Bazı bazı güneşli, arada da bulutlu hatta hafif yağmurlu bir hava var. Alıştığımız Ankara şubat'larından çok daha değişik bir tablo bu. Kışın böyle bahar gibi gelip geçmesi beni biraz üzüyor. Çünkü doğru düzgün bir kar göremedik, bir kar topu oynayamadık :( Umarım havalar bir sürpriz yapar da şaşırtıp mutlu eder beni :)
Cemo'yu uğurlamak bir fincan kahvesiyle, hafızamda kırk yıl hatrı kalsın diye...

Blog'da bahsedeceğim ikinci kitabın ismi Cemo. Yazarı Kemal Bilbaşar. Can Yayınları'ndan kendisi, 14. Baskı ve 211 sayfa. Ayrıca 1967 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü de Cemo'ya verilmiş.

Cemo,Doğu Anadolu'da, kitaptan anladığım kadarıyla Muş civarlarında yaşayan bir kahraman. Annesi Kevi öldükten sonra babası Cano ile birlikte bir değirmene yerleşmiş. Değirmenci Cano, öksüz Cemo'yu yiğit bir er gibi yetiştirmiş, böylece bileği bükülmeyen ama bir ceylan kadar da zarif bir genç kız meydana gelmiş...

Masalsı, destansı bir anlatımı var yazarın. Bölge insanının şivesiyle yazmış diyalogları, insanın içinden sesli okuyası geliyor. Karakterler çok gerçekçi betimlenmiş ama bu efsanede. Kitabı okurken Yaşar Kemal okumuş kadar etkilendim bu betimlemelerden. Kemal Bilbaşar çok özgün bir şekilde başarmış bunu. Yiğit, güzel insanlar var kitapta öykülenen, ve her zamanki gibi gaddarlar.

Cumhuriyetimizin ilk dönemlerine de değiniyor yazar, ilk yıllarda Doğu Anadolu'nun içinde bulunduğu durumu, çıkan isyanları, köylülerin bu olaylardan nasıl etkilendiklerini ve zarara uğradıklarını; ağalık düzeninin köylüyü içine soktuğu dertleri... Bir bir değinmiş Kemal Bilbaşar hepsine...

Ve okuduğunuz zaman bir süre etkisinden kurtulamıyorsunuz, bünyede alışkanlık yapan sihirli kitaplar vardır ya, bence Cemo da bu kategoride.

Kısacası, okuyun derim. Okuduktan sonra da filmini izleyin :)

Çünkü bu kitap, Türkan Şoray'ın oynadığı aynı adlı filmle görsel açıdan da canlandırılmış. Hatırlarsınız belki, Türkan Şoray Değirmenci Cano'nun kızı Dağlar Kızı Cemo, Fikret Hakan da Çancı Ustası Memo'dur... Gerçekten Yeşilçam'ın da en güzel filmlerinden biridir...

Sevgiler!

8 Şubat 2013 Cuma

Okuduklarım #1: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu - Peyami Safa

Evet, uzun süren bir blog oluşturma isteğinden sonra en nihayetinde gerçek anlamda bu isteğimin kıvamına gelmiş olmasından dolayı bu blogla karşınıza çıkmaya hazırım! Uzun bir cümleyle başladım ama şimdilik bölye :)

Kısaca bir tanıtımdan sonra, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'ndan bahsedeceğim.

Kitaplara ve onlara dair herşeye aşığım diyebilirim. Okumak, yazmak, düşünmek beni gerçek anlamda mutlu ediyor. Ancak etrafımda bunları paylaşabileceğim çok fazla insan yok. Ben de "Kiminle paylaşabilirim?" soruma böylece bir yanıt aramaya çalışacağım blogumda. Çünkü okurken doğan düşünceler önemlidir, bu düşünceleri paylaşmak ve yeni ve lezzetli başka düşüncelere ulaşmak daha da önemlidir. Naçizane fikirlerimi okuyup değerlendirirseniz çok sevinirim :) Ha, "Kimdir bu Kitapçı Kedisi?" diye merak ederseniz, zaten ileriki yazılarımda kendimden daha fazla bahsederek size yardımcı olmaya çalışırım. Öteki türkü "falanca filan, şu yaştayım, burada oturuyorum, başarılar" cinsi bir tanıştırmaya girişmek istemedim :)

Gelelim "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"na. Benim elimdeki baskı Ötüken Yayınları'na ait. 114 sayfa.



Peyami Safa ile geç tanıştım. İki hafa önce "Fatih-Harbiye" isimli o meşhur romanını okuduktan sonra, yeni kitap sipariş ederken "Bu sefer de Dokuzuncu Hariciye'yi sipariş edeyim" dedim kendime. Çünkü bir yazarı okudukça, her ay onun bir eserini okumaya devam etme ve basılmış eserlerini tamamlama gibi bir alışkanlık meydana geldi bende. Bu kitap da alışkanlığımın bir sonucu olarak kütüphaneme eklendi.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, isminden de anlaşılacağı gibi hasta ve hastalık psikolojisi üzerine örülmüş bir roman. Henüz çocuk sayılabilecek bir gencin, aşka ve hastalığa dair ızdırabını; hatta aşkla ızdırabı birbirine nasıl sıkı sıkıya örüntülediğini anlatıyor. Dili Peyami Safa'nın kullandığı kalemden, yani sadeleştirme yoluna gidilmemiş. Ancak kitabın arkasında bizim aşina olmadığımız kelimeler için minik bir sözlük eklemek ihmal edilmemiş.

Anlatımı ise tamamen beni içine çekti diyebilirim. Serviste işe giderken sabah vakitleri ve işten dönerkenki o akşam vakitlerinde karamsarlık duygularımla okuduğumdan mıdır bilmem ama ciddi anlamda kendimi karaktere adapte ettim. Hatta bazı yerlerde içimin fazlaca daraldığı doğrudur :) Kendime diyorum, iyi ki kısacık bir roman, daha uzun sürse kimbilir ne yapardım? :)

İzlenimlerim şimdilik bu kadar. Not edecek bir cümle bulamadığım, hiçbir satırın altını çizemediğim için maalesef onları ekleyemeyeceğim, bir sonraki tanıtımda umarım altını çizdiğim cümlelerle de ayrıca renklendiririm yazımı.

Güneşli bir Ankara öğlesinden hepinize sevgiler...