27 Eylül 2013 Cuma

Gün'den Kesitler #5


Bu yazıyı okurken, bir yandan da lütfen yukarıdaki parçayı dinleyin...


Bu ayracı dün akşam yaptım.
Dedim ya biraz çocuğumdur ben,
Renk renk boya kalemleri durur masamda,
Çizerim, çiziktiririm...

Eski davetiyelerden ayraç yapma fikri aklıma düşünce,
"Ne çiziktirsem?" diye düşünürken
Aklıma bu şarkı geldi..
Şarkıya göre resimlemeye çalıştım,
Çizgilerim acemi,
El işlerim acemi,
Ama umarım şarkıdaki samimiyeti bu çizgilerde de hissetmişsinizdir...

Hepimizde biraz delilik var mıdır acaba?

(Şarkı Ezginin Günlüğüne ait, ama ben Sabahat Akkiraaz yorumunu çok daha güzel, çok daha candan buluyorum. Sevgili Yerazness'in deyişiyle daha "yanık"..)

25 Eylül 2013 Çarşamba

Okuduklarım #46: Mavi Kuş - Mustafa Kutlu

Merhaba!

Ankara'da havaların yavaş yavaş serinlemesiyle, ben de artık yaz mevsiminin bittiğini zor da olsa kabullenme dönemlerindeyim. Tişörte alışkın bünyem ceket yahut hırkalarla baarışamadı henüz. Aralık doğumlu olmama rağmen kendimi tam bir yaz insanı olarak niteliyorum.

Neler yapıyorum bu son zamanlarda peki? Ders çalışamıyorum, ama haftaya söz başlayacağım inşallah :)

Bol bol yazıyorum. Aklıma ne eserse. İçimde birkaç cümle pıtırcıklanmayagörsün, hemen not alıyorum not defterime. Yakınımda değilse telefonuma not alıyorum. Kendimi uzun zamandır hiç böyle hissetmemiştim. Maaşallah diyelim :)



Bu yıl okuduğum 46. kitabım Mavi Kuş. Hedefimi tamamlamaya 6 kitap kaldı inşallah :)

Mavi Kuş, Mustafa Kutlu
Dergah Yayınları, 211 sayfa

Mustafa Kutlu ile ilk tanışmam Uzun Hikaye ile oldu. Ama filmi ile. Aman yarabbim, yok öyle birşey! Ben o filmin bir etkisinde kaldım, anlatamam. Neresinden baksan film ruh halimi sarmaladı. Hatta filmden sonraki bir ay boyunca ben film karakterleri ile yaşadım diyebilirim. :)

Akabinde kitapyurdu.com'da Mustafa Kutlu'nun aynı adlı kitabını imzalı olarak aldım. Ama okuyamadım. Filmin etkisi silinmesin istedim belki de. Böyle huylarım vardır benim. "Aslına sadıklık" takıntım da buradan gelir. Bu ayrı bir yazı konusu.

Neyse, sonra ben Mavi Kuş'a rastladım. Kapağını görür görmez vuruldum. Ama beklettim okumak için. Takıntı durumları yine. Çok güzel ve çok naif şeylerle karşılaşınca biraz demlendiriyorum. Hemen bitiremiyorum. Çocukluktan kalma huyum, ne yaparsın? Çok severek bir kıyafet alırım, ama giymeye kıyamam. Çok sevdiğim bir şarkı ya da türküyü üst üste dinleyemem çünkü bıkacağımdan korkar, büyüsü hiç bitmesin isterim. Kanaatkarlık gibi.

Mavi Kuş'u okumaya başlamamla, ben yine Mustafa Kutlu'nun o naif dünyasına adımımı attım. Çepeçevre sarmaladı beni. Mavi Kuş, kitabımızın ana karakteri. Hani kitap kapağında resmi var ya, mavi bir köy otobüsü, işe o Mavi Kuş. Kitabımız da, kasabadan tren istasyonuna Mavi Kuş ile seyahat eden insanların yolculuğunu konu alıyor ama, siz de onlarla birlikte yolculuk ediyorsunuz aslında.

Nereye isterseniz... İçinize, çocukluğunuza, hayallerinize...

Kikirdetiyor, hüzünlendiriyor, gülümsetiyor...

Benim limanım olacak kitaplardan oldu Mavi Kuş...

Biraz da altını çizdiğim cümlelere göz gezdirelim;



"Ama insan sadece kaştan, gözden, gövdeden mi ibaret? Ayna dediğin, taşı toprağı, evi sokağı da gösteriyor. Mühim olan bu vücudun içini görebilmek. Kalbin aynasında ne var, ona ulaşabilmek. Ne demişler; 'Kendini bilen, Rabbini bilir.'"


"Hani gülse bile gözlerinin hüznü ebedi yerinde duran bazı felek vurgunu adamlar vardır; onlardan biri."


"Soba söner.
Işıklar söner.
Karlı tepeleri, çıplak ağaçları, çatıları, bacaları sihirli bir sessizlik örter."
 (orada olmak isteyişim...)


"Ama acılar bazen böyle insanların yollarını kesiştirir. onlar konuşmasalar bile birbirlerini teskin edebilir, birbirlerine dayanırlar."

Sağlıcakla!

23 Eylül 2013 Pazartesi

Gün'den Kesitler #4


Mutluluk...
Uzak değil!
Yürürken yerlere bakma,
asfaltı izleme!
Başını kaldır,
Gökyüzüne bak!
Hiç dikkat etmediğin,
İzlemeye kıymet vermediğin bulutlara çevir gözlerini!

Anlam ver onlara,
Birşeylere benzetmeye çalış.
Çocukken yapardın bunu,
Ne ara büyüdün de unuttun?!

Görebildiğin için şükret!
Şükür, mutluluktur...

Nefes aldığın için,
Ayakların yere basabildiği için,
Seni sen yapan ne varsa,
Sana emanet verildikleri için;
Kıymetini bil...

Sevgilerimle...

20 Eylül 2013 Cuma

Kedi'nin Öyküleri #3: Çünkü kimse yaptığı işi sevmez! (Muhittin'e Dair)

Alıntıdır.

Üç günlük sakalı olan gözleri çökmüş bir herif, içinde bulunduğum kağıt tomarını bir hışımla eline aldı. Çöpe doğru ilerlerken bir yandan da sayfalarda hızlıca bir göz gezdiriyordu. Ben de sevinçten kuduruyordum çünkü çöpe gidince berbat Muhittin yok olacaktı! Ancak adam, aniden salonun orta yerine çöktü ve adamakıllı okumaya başladı. Bir yandan da kendi kendine mırıldanıyordu, “Şuna bak, esas adam halt etsin, Muhittin aynı ben!”

Bu yeni adam kimdi bilmiyorum. Eve sık uğramıyordu. Kimi zaman sadece sabaha karşı gelip, birkaç saat dinlenip çekip gidiyordu. Yazı çiziyle pek ilgisi yoktu, orası kesin. Ama bazı vakitler, benim içinde bulunduğum hikayeyi defalarca ve defalarca okuyordu. Ne buluyordu sahiden?! Eve ekmek parası götüremeyen aile babasının hikayesi, şu devirde çok okunan bir öykü olamayacak kadar bayattı yani! Muhittin de Muhittin diyip duruyordu.

Yine sabaha karşı geldiği vakitlerden birinde, yazı masasının başına attı kendini güç bela. Güç bela diyorum çünkü resmen ayaklı bir rakı şişesiydi. Eve nasıl geldiği benim asıl merak konumdu. Neyse… Kağıt tomarının altında kalan boşluğa bir şeyler karalamaya başladı.

“Aziz Muhittinciğim;
Şimdiye kadar hiç kimseye yakınlık duyamadım. Yaşayan ya da ölü. Annem babam dahil. Hepsi sadece insan. Genetik olarak benzeyen yanlarımızın haricinde yan yana düşünülemeyiz. Şimdiye kadar kimseye bir mektup yazmadım. Sana yazabilirim. Var olmaman bir şeyi değiştirmiyor gözümde!

Kağıt üzerinde varolduğunu fark ettiğim ikizim gibisin ama sen. Sana dair fazla bir şey bilmememe rağmen. Tesisatçısın, bazen kanalizasonları lağımları temizlersin. İşte ben de, insanların içlerindeki o lağımı temizlemek istiyorum. Ama olmuyor. Ağızlarından akıyor pislikleri. Gözlerinden fışkırıyor. İğreniyorum. Sesleri ciyak ciyak. Sen de sevmiyorsundur kesin kanalizasyonları. Ama temizliyorsun. (Ben lağımcı değilim ahbap, yine mi yanlış anlaşıldım?! Muhitinin iç sesi) Sevmediğin kesin. Çünkü kimse yaptığı işi sevmez! Ortak noktamız da bu!

Salih,”

Bu mektup kendimi gerçek hissetmemi sağladı. Kalkıp o an Salih’e sarılmak istedim. Nedenini bilmiyorum. Ses vermek istedim, gerçek olmak istedim. Sanki o Peri Anne idi, ben de Pinokyo. Duygusal olmak beter iş, baksana iki tatlı dile çözülüverdim ben de. İyi ki kız değilim! (Oldurmayacakları ne malum?!) Rakıyı arandım ilk defa, ama dükkanda rakı yoktu. (Bu arada ben hala, tesisatçı dükkanında yaşıyorum ve oradan bir yere kıpırdanamıyorum.)

Sabah Salih gitti. Çok bekledim onu. Çünkü anlaşılmanın tadına varmıştım. Beni değiştirmezdi, olduğum gibi okurdu. (İnsanlar, diğer insanları değiştirmeye bayılırlar çünkü!) Farklı anlamlar yüklemezdi bana. Ayyaş demezdi, pislik demezdi, sadece anlardı beni.

Güneş battı, gün doğdu. Döngü sürekli değişti. Arada telefonlar bangır bangır çaldı. Ama Salih gelmedi.

Sayamadığım kadar gün doğumu sonrasında bir gün, o bildik anahtar sesi geldi kulağıma..

19 Eylül 2013 Perşembe

Okuduklarım #45: Yürek Burgusu - Henry James

Merhaba! :)

İki gündür sürekli sizi Muhittin ile meşgul ediyorum. Sonunda kitabı bitirdim de hem kendimden hem de okuduğum kitaptan lakırdı edebilmek için fırsat buldum :)

Düzenli yazmaya başladığımdan beri, kendimde ilerleme kaydettiğimin farkındayım. Çünkü belli bir disipline oturtunca işleri, cümleleri seçip kurmakta çok zorlanmıyorum. Aynı zamanda kendi kendimi redakte etmeyi öğreniyorum. Sizlerin de görüşleri bu yönde beni olumlu etkiliyor. Yazdıklarıma ben de üçüncü bir kişi gözüyle bakmayı öğreniyorum. Bakalım, bu yolda daha ne kadar ilerleyebileceğim? Destekleriniz ve yorumlarınız için çok teşekkürler.

Bu aralar, kitap kabı projemden sonra, şimdi de kare motifler örmeye başladım. Her sonbahar elime bir yumak yün ve şiş ya da tığ alırım. Projelerim çoğunlukla nihayete ermezler ama, olsun. Uğraş iyidir. Gerçi ders çalışmam da lazım ama, akşamları bundan iyi terapi olamaz benim için. Siz de sever misiniz böyle şeylerle uğraşmayı?


İlk başta bunlardan rengarenk kırlentler yapmayı planlamıştım, okuma odamdaki beyaz kanepem için. Ama sonra Instagram'da sevgili Nil dedi ki, "Bence battaniye yap" Sonra rotamı o yöne döndürdüm. Bilmiyorum artık sonu ne olur :)



Kitabımıza gelirsek;
Yürek Burgusu, Henry James
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 165 sayfa, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi

Bu kitabı bana, sevgili Kitap Kardeşim Morrje hediye etmişti. Pınar hanım, Fatoniko, Ebru hanım, Morrje birlikte okumaya başladık pazartesi günü. Mini bir kitapkardeşliği yaptık aramızda. Ben bugün bitirdim.

Son iki kitaptır bir uyuşmazlık var bende okuduklarımla. Bu kitapta da istediğim havayı yakalayamadım.

Başlarken, önsöz okumak huyumdur. Bu kitapta da başlamadan okudum. Ama maalesef önsöz, kitap hakkında tüm gidişatı ifşa etti. İfşa etmesi bir yana, kitabın konusunu öğrensem bile, konu öyle bayat ve öyle sıradandı ki, zaten istemeyerek başladım kitaba. Ama okunacak tabii, el mahkum.

Konusu ise, Miles ve Flora'nın annesi ile babası ölmüştür. Amcaları ise çocukların bakımını üstlenmek istemez ve mürebbiye/öğretmen tutar. Öğretmen Bly'a geldiğinde herşey günlük güneşliktir, ancak zamanla öğretmen hortlaklar görmeye başlar. İşin kötüsü hortlakların, çocukları etkisi altına aldığını düşünmektedir. Ama şu var ki, hortlaklar yalnız öğretmene görünmektedir. Olaylar gelişir...

Konuyu vermekte sakınca görmedim, çünkü bunların hepsi önsözde zaten yazıyor! :/


Bütün kitapta, altını çizdiğim, anlamı olan tek cümle ise buydu!

Herkese sevgiler :)

18 Eylül 2013 Çarşamba

Kedi'nin Öyküleri #2: Muhittin'in Doğumu(!)

Alıntıdır.

Bildiğiniz anlamda doğmadım ben. Kağıt üzerinde dünyaya merhaba dedim. Sanırım 80’lerin ortasında, entel furyalarının tekrar hortladığı dönemde, genç bir yazar namzedi çiziktirmişti beni ilk kez sayfaların üzerine. Daktilo alacak parası olan bir çocuktu ama kurşun kalemle yazmayı tercih ediyordu. Az züppeydi. Cin toniğe bayılırdı. Berbat kıyafetler giyer, çatı katında bohem bir hayat sürdüğüne inandırırdı kendini. Bilincim o zamanlardan uyanıktır benim. Sizde olduğu gibi bulanık bir bebeklik dönemim yok. Biraz kafası karışıktı, beni evvelden de dediğim gibi anlatıcı olarak tasarlamıştı başta ama vazgeçti. Figüran etti! ( Keşke anlatıcı olarak kalsaydım, kimliksiz kalırdım, bu bela isim de yapışmazdı üzerime.) Ağzımdan dökülen ilk kelimeler “Hooop! Gel, gel, sağ yap abi, sağ yap! Şimdi dikine geri!” Karpuz sergisi yamağı Muhittin, yeni gelen karpuz kamyonunu sergiye tam yanaştırmaktadır. Daha doğrusu kendi kendine çırpınmaktadır. Sonra kamyonun altında kalır. Ölür. Ama işte, gencecik yazar, beni ilk maceramda öldürmeye kıyamadı; sonra o satırları çizdi. Bana bir kamyon karpuzu boşalttırdı. Zaman zaman düşünürüm, bir kamyon karpuzu boşaltmaktansa oracıkta ölmek daha iyiydi. Üzerime birkaç gazete sayfasıyla örterlerdi. Spor sayfasıyla örtseler iyi olurdu. Cesedime bakanlar, son maç skorlarını da öğreniverirlerdi hemen. Neyse, kaderde Muhittin olmak varmış, el mahkum!

Yazar, bana dair fazla bir şey karalamadı sonrasında. Hatta öyküyü de çekmecesinde unuttu. Ben birkaç ay karpuzcu yamağı olarak, aynı işkenceye devam ettim. Sonrasında, başka bir öyküde, beni bu sefer tesisatçı yaptı. Bana ne garezi vardı? Öyle geliyor ki, yazın hayatı boyunca (iki yıl ancak sürdü) hayal dünyasında en kuvvetli imgesi bendim! Benden başka gerçekçi bir karakter oluşturamadı. Belki biraz iddialı konuşuyorum, ama durum bu! Baksanıza, yıl olmuş bilmem kaç, ben hala Muhittin olmaya devam ediyorum. Oysa karpuzcu yamağı olduğum öyküdeki esas oğlan, sayfaların arasında yitip gitti.

Tesisatçı iken, bana bir de izbe bir dükkan uydurdu ki, akıllara zarar. Ara sıra bana öğle uykusu uyuttururdu. İlle de ayaklarımı masanın üstüne attırırdı. (Maymuna çevirmiş beni, zındık!) Bu uykulardan birinde, sırf matraklık olsun diye, dükkanda cirit atan farelere kulağımı yedirmeye çalıştı. O zamanki sevgilisi –ressam olmaya yeltenen- “Ama yazık buna yaaa!” diye mızıklanmasa, Kulaksız Muhittin oluyordum! Ha, aklıma gelmişken söyleyeyim, konu kıtlığı çeken bu ressam kız da, benim birkaç soyut eskizimi çizmeye girişti o zamanlar. Neyse ki yolları tez vakitte ayrıldı da, ortaya ucube Muhittin çıkmadı.

Tesisatçıda da tutturamadı. O sırada fakir bir aileyi yazıyordu. Fakir edebiyatı içini açmayınca o defter de kapandı. Hooop, ben gene çekmece beklemeye başladım. Bir süre böyle, sil yaz, sil yaz devam etti serüvenler. Dikiş tutturamadık. Bizimkisinin başucu kitabı “Tutunamayanlar” idi. Kendini de öyle addettiği için, bir Olric çıkarmaya çalışıyordu benden. Olmadı. Mayamız farklı bir kere! Ben kiiim, Olric kim!

Ailesi de bunun bu gidişle fazla “tutunamayacağının” farkındaydı ki, bunu bir baltaya sap etmek mantığıyla, şirketlerinden birinde bir masa başına oturttular. Tabii bizimki, artık çatı katında da barınamazdı.

“Möbleli kiralık daire” olarak çatı katını kiraya verdiler. (Her zaman saçma bulmuşumdur, ‘möble’ de nesi sayın TDK?) Elbiselerini bile almadan, apar topar gitti evden. Beni hatırlamadı bile. O kokmuş çekmecede, o lağımlı tesisatçıda ne kadar kaldığımı hatırlayamıyorum.

Tekrar çekmece açıldığında gün ışığı gözlerimi kamaştırırken, ozon kokusu ciğerlerimi deşiyordu!

17 Eylül 2013 Salı

Kedi'nin Öyküleri #1: Muhittin'lik Zor İş!

Alıntıdır.
Ben Muhittin Karaböcek. Hayır, Karaböcek kardeşlerle bir alakam yok. Hikaye anlatım tekniklerinden, 3. tekil şahıs gözüyle anlatım tekniğinin 3. tekil şahsıyım. Olanları benim gözümden okursunuz yani. Bir nevi kameraman. Henüz basılmış bir kitaba ait bir anlatımım yok. Demek ki, pek başarılı değilim. Hiç de belli etmezler, gücenmeyeyim diye herhalde. Bu işi yapmadığım zamanlarda da, yan karakter olarak bazı romanların birkaç sayfasında yer işgal etmişliğim vardır. Çok dikkat çeken bir tip değilim, belki ismim biraz etkiler sizi. Kıkırdarsınız okuyunca. Onun haricinde çok sıradanım.

Kanımca, 70’ler yahut 80’leri anlatan edebi metinlere daha çok uyum sağlıyorum. Ruhum eski benim. Bakkala gidip, bir dilim beyaz peynirle bir gazete külahı zeytin alırım. Pazar filesi olur, ceketimin ceplerinden birinde. Ama onu hiç kullanmam, çünkü dolmaz. Dolmayınca, utanırım. Eve gelip, zeytini emaye bir sahana aktardıktan sonra, külahı okurum. En sevdiğim külahlar, seri ilan sayfalarına ait olanlar. Hele ki zayi ilanlarına denk gelmişse. “Lise diplomamı kaybettim, hükümsüzdür.” Ya da “Nüfus cüzdanımı kaybettim, hükümsüzdür.” Keşke ben de kaybetsem mendebur kimliğimi derim kendi kendime. Kimlikteki fotoğrafımdan nefret ediyorum çünkü, beni olduğumdan daha farklı gösteriyor. Daha yakışıklı görünmek istemiyorum, sahtekarlığa lüzum yok. Neysem, oyum. Saçını taramayan Muhittin’im ben, ütüsüz gezen herifin tekiyim. İyi ki romanlarda geçiyor hayatım. Bir de sinemadan olsaydı geçimim, yandıydım işte! İyi kötü, sayfalarda ismimiz geçiyor, betimleniyoruz, gerisi sizin o güzel hayal gücünüze kalmış! Çirkin bir manzarayla karşılaşmak istemezseniz, anında değiştirirsiniz kaşımı gözümü. Kafama bir eprimiş fötr oturtuverirsiniz, ya da kravatımı gevşetip ters dönderirsiniz, al sana bir Turist Ömer! Tatlı serseri seniii! Ama sinema öyle mi? Nasıl gösterirse. Sonra hafızalardan silinmem artık! Aman, kalsın. İlişmeyin, ben iyiyim böyle! Maymunluğun lüzumu yok!

Yazar ağabeylerim arada kıyak geçerler, esas adamla bir içki içmeye gideriz. İki afili cümle ettik mi, bizden ala felsefeci olmaz. Bir iki şişe bira da yeter. Bazı günler köpeköldürene talim ederiz. Kimisi de kendi halinde memur eder bazen beni, her akşam bir ufak rakıyla eve yollar. Kesin bekârımdır ama, bana evliliği hiç yakıştırmazlar. Ama nedense içkisiz de yazmazlar, “Oğlum Muhittin, seni bir aile babası yapalım, iki çocuğun olsun” demezler. Ayyaş Muhittin, Serkeş Muhittin, Yolsuz Muhittin.

Ha, evet bir de neden “Muhittin”? Başka isim mi kalmadı da, beni Muhittin ettiler? Tüm Muhittin’lerin benim gibi, yıldızı çok parlamayan, küle dönmüş mangal alevi gibi olduğundan mı acaba? Bir Kıvanç olabilirdi mesela ismim, ama yok, Kıvanç’lar kıyıda köşede kalamaz. Bir Burak olmak için çok serseriyim, Burak’lar efendi tiplerdir, aile çocuğudurlar. Ramiz olmak için fazla “cıvık”, Adem olmak için fazla “ayyaş”ım mesela ben. Yine de, mesela Bülent olabilirdim bak. Ama yok yok, olmasam daha iyi!


Sözün kısası, başkalarının çizdiği bir hayatı yaşamak kötü, çok kötü. Ben anlatsam, siz okusanız; o da bir yere kadar. Siz en iyisi, kendi güzel hayatlarınızın kıymetini bilin. Bir de çocuklarınıza doğru düzgün isimler verin. O kafi!

14 Eylül 2013 Cumartesi

Gün'den Kesitler #3

Kuşları çok severim ben.

Çok naiftirler, çok ürkek, çok da özgür...

Aslında,

Kalbimin birazı da kuştur benim...

13 Eylül 2013 Cuma

Okuduklarım #44: Senden Önce Ben - Jojo Moyes

Selamlar!

Kek kabusumu atlatıım çok şükür :) Ama yazık oldu o güzelliklere. Bu olaydan aldığım ders ise, bir dahaki sefere herşeyi iki kere kontrol ederek kek yapacak olmam. Ne yapalım, herşeyden bir ders çıkarmak lazım bundan sonra :) Bu arada hepinize hayırlı cumalar :)

Bu yıl için kendime 52 kitap hedefi koymuştum. 44 bitti :) Tek haneli sayılara düştüm, kaldı 8 kitap :) Bakalım ne zaman erişeceğim hayırlısıyla hedefime?

Başıma bir şey gelmeyecekse, ben son okuduğum kitap ile ilgili görüşlerimi paylaşmaya başlıyorum.

Elim, biraz yaşlı çıkmış :P

Senden Önce Ben, Jojo Moyes,
Pegasus Yayınları, 480 sayfa.

Bu kitabı okumaya başlamadan evvel, öyle çok yorumla karşılaştım ki sayısı ciddi anlamda fazla. (Cümleye gel!) Bu yorumların çoğu, kitabın olağanüstü duygusal olması ve son yüz sayfada ağlatacağı yönündeydi. Hatta kitabın ilk sayfaları, buna dair yorumlara ayrılmıştı. Ancak ben okumaya başladığım zaman, beni çok etkilemedi. Yani ne bileyim, kitapta eksik birşeyler vardı. Sarmadı.

Tabii ki, siz benim yorumlarımla bağlı değilsiniz. Bana çok güzel gelen bir kitap da, sizi aynı ölçüde etkilemek zorunda değil.

Almayın, okumayın da demiyorum. Okuyun, belki sizi etkileyecek bir kaç şey çıkacaktır.

Sevgiler! :)

11 Eylül 2013 Çarşamba

Yaptığın yanlışlıklara gülebilmektir bazen hayat!

Selam!

İşyerindeki çalışma arkadaşlarımızla geçen hafta kendi aramızda bir "5 çayı" düzenleyelim demiştik. Bugün gerçekleştireceğiz inşallah. Herkes karınca kararınca evde birşeyler hazırlayıp getirecekti. Benim payıma ise bitter çikolatalı topkek ve makarna salatası düştü.

Topkek tarifini daha evvelden çok kez yaptım. Her seferinde başta kocam olmak üzere çok takdir alan ve "Ellerine sağlık!" cümlesini sürekli duyduran bir lezzettir. Dün akşam da ben bir heves yaptım kekimi. Hatta fırından çıkmış halini Instagram'da paylaştım. Çok da güzel yorumlar aldı orada da. :)


Bu arada eşim sürekli olarak "Bana yok mu?!" diyordu, ben de "Ey koca kişisi, ben bunları sayılı yaptım, cısss!" diyip dururken, sabah ısrarlarına dayanamayarak bir tanecik yemesine izin verdim. İyi ki de vermişim!

Keki ısırmasıyla birlikte adamın yüz ifadesi değişti resmen!!! "nooldu buna?!!" demeye kalmadan kendisi söyledi, "Bu ne tatsız bişey olmuş, naaptın sen buna?!"

Meğer ben saftirik, keke şekeri eklemeyi unutmuşum!!!

Bizi o an bir gülme aldı ki sormayın! :))) Sizinle de paylaşsam mı acaba, rezil olur muyum ki diye düşünürken de aklıma geldi, niçin paylaşmayayım ki?!

İşte o yüzden dedim ya yazının başında,

Yaptığın yanlışlıklara gülebilmektir bazen hayat!

10 Eylül 2013 Salı

Gün'den Kesitler #2

Geceden kesitler mi demeliydim acaba?


Bir kaç gündür her akşam, yazı masamın başına oturup, yazma denemeleri yapıyorum. Okunmayacak olduklarını bile bile yazıyorum. Ehlileşmek istiyorum, kendimi pişirmek. Bilmiyorum, nasıl olacak?

9 Eylül 2013 Pazartesi

Okuduklarım #42: Belki Defne - Nihal Yeğinobalı

Merhaba!

Haftasonu yine bir hışım geldi geçti. Çalışan insanlar olarak haftasonunun hızına hayret etmemek elde değil. Cuma akşamı öyle çok plan program yapıyorum, oysa cumartesi pazar bu planları gerçekleştirmek için hiç de yeterli gelmiyor.

Cuma akşamı eve geldiğimizde kapıdan girer girmez güçlü bir bas tınısı ile bir oyun havası müziği içinde bulduk kendimizi. Meğer üst çapraz komşunun oğlu evleniyormuş. Erken bir kınagecesi havası sarmış binayı. Neyse ki eve geç gelmiştik de saat 10'a kadar çektik bu dırıltıyı... Derken; cumartesi sabahına davul ve zurna sesleri ile merhaba dedik! Çünkü asıl kına gecesi cumartesi günüydü! Evin önünde saat 18'e kadar sürdürdüler eğlenceyi, sonra çok şükür kız evine geçtiler... Ama bitmedi! Pazar sabahı da bir parti daha davullu zurnalı eğlentimiz oldu! Ankara yazın böyle oluyor. Mahalle arası düğünlerde, hele ki sakin bir sokaksa yolun ortasında göbek atan insanlar görmeniz işten bile değil!

Bu hengamenin ortasında ben de boş durmadım ama. Çamaşırlar yıkandı, ütü yapıldı, temizlik bitti derken ben de kaş ile göz arasında hemencecik kitap kabı yapma projemi hayata geçirdim. Efendim, çantama vs kitap koyduğum zaman kenarlarının kıvrışmasına, sayfalarının arasına anahtar vs karışmasına çok sinir olan bir insan evladıyım. Bunu engellemek için de böyle bir çözüm buldum. Biraz internet araştırması ile, ki özellikle yabancı kaynaklar bu konuda çok harikalar, kendime uygun bir format buldum ve aldım elime makası, sonra da oturdum makine başına. Henüz tamamlanmadı ama, süslemesini de halledince inşallah güzel olacak!


Her genç kızın rüyası :D Ama benimki Singer :)

Bugün itibariyle de kitabımı bitirdim!




Belki Defne, yazarı Nihal Yeğinobalı
Can Yayınları'ndan, 310 sayfa

Bu kitabı D&R'ın meşhur 5TL'lik kampanyasından almıştım. Naylon kap içindeydi, içine göz gezdiremedim, arka kapağı ile yetindim, biraz da cüsseli olması beni itti almaya. İlk Nihal Yeğinobalı okuyuşum, ama son olmayacak çünkü diğer kitaplarını da okumaya can atıyorum.

Çekilmez Ankara trafiğinde bir yerlerde...

Geçen hafta ise, "Ben bunu okuyayım artık!" dedim, iyi ki de demişim.

Adından da anlaşılacağı üzere, Defne isimli genç bir kadına ait bu roman. 70'lerin başında, eski İstanbul'da geçer zaman. Eşinden boşanma aşamasındadır Defne, babasından kalma Fenerbahçe'deki eski eve yerleşir. Meto (Metin)'dan Sonra "MS" olarak adlandırdığı yeni yaşamında, Beril ile tanışır olmadık yerde, çok sıkı dost olurlar. Beril'in eşi Sahir vardır bir de, Defne'nin içinde hep bir "belki" hissi yaşatan.. Olaylar örülür, duygusal çalkantılar olur.. Akar..

En sevdiğim şey, yazarın diliydi ama. Duyguları öyle gerçekçi vermiş ki, elinizle dokunacak gibi oluyorsunuz. Eski İstanbul'u müthiş güzel tasvirlemiş. Defne'nin hislerine "ben bu duyguyu bir yerden tanıyorum" şeklinde yaklaşıyorsunuz okurken. Demem o ki, kesin tavsiyemdir çünkü favori kitaplarımdan biri oldu "Belki Defne"


Kitaptan seçme cümlelerle bitiriyorum bugünkü yazımı;

"Geçmiş zaman özlemleri, hele bir de gelmemiş, gelmeyecek bir zamanla ilgili sızılara dönüştü mü, tümünü döner kapıların dışında bırakmak gerekir." S.35

"Tanıdıklarla konuşurken her sözcüğün, her konunun, ister istemez taşıdığı birtakım (gizli-açık) çağrışım, anı ve önyargı yükleri vardır. Ve bunların gerektirdiği sınırlamalarla hesaplar. Oysa yabancılar arasında bunlar geçerli olmayabiliyordu." S.43

"Uykuya dalmazdan önceki muzır saattir bu: ölmüş pişmanlıkların,utançların hortladığı, kuşkuların gulyabanileştiği saat. İyi şeyler düşünmelisin onları başından savmak için." S.155

Hoşçakalın!

4 Eylül 2013 Çarşamba

Okuduklarım #41: Çavdar Tarlasında Çocuklar - J.D.Salinger

Herkese selam!

Bazen durup bir "vay bee!" diyorum, bu sene okuduğum 41. kitabı tanıtıyorum. Sene başında, okuma hedefimi belirlerken, "52 haftaya 52 kitap" demiştim. Hedefimi gerçekleştiriyor olmak bana mutluluk veriyor. Keşke tüm hedeflerime böyle sadık kalabilsem!

Çavdar Tarlasında Çocuklar, Kitap Kardeşliği okuma grubumuz ile birlikte eylül ayı kapsamında okuduğumuz bir kitaptı. Kardeşliğimiz internet üzerinde bir araya gelerek, her ay seçtiğimiz bir kitabı okumak ve onun hakkında kitap bitiminde sohbet edip paylaşımlar yapmak üzere kurulu. Detaylı bilgi ve katılım için twitter.com/kardesligikitap üzerinden bağlantıya geçebilirsiniz :)


Çavdar tarlasında Çocuklar, Yapı Kredi Yayınları'ndan, 198 sayfa.


Baş kahramanımız Holden Caulfield'ın ağzından dinliyoruz onun hikayesini. Biraz "dağıtmış" bir genç Holden, atıldığı bir kaç okuldan sonra en son okulu Pencey'de de aynı kaderi yaşar. Pencey'den eve dönüşünde bir iki günlük bir NewYork durağı olur. Bu zaman zarfında başından geçenleri anlatır size, biraz sert görünmeye çalışır. Ancak duyarlıdır, eşitsizliklere kızar, entelektüellik adına entel görünmeye çalışan kişilerin "zırva"larına tahammül edemez Holden. Ölmüş kardeşi Allie'yi hiç unutamaz, kızkardeşi Phoebe ise onun hayatta belki de sevdiği tek kişidir.. Annesi ile babasından çok bahsetmez, bahsettiğinde ise sevgi pek yer almaz bu bahiste.. Bir de yazar ağabeyi vardır, Hollywood'da yaşayan, D.B, ona da gıcıktır!

Sık sık "lanet olası" der, sevdiği bir şey olursa "kıyak" diye niteler, biraz bozuktur ağzı.

Ama tanısanız seversiniz "Bizim" Holden'ı!
Zaten bir süre sonra onun gibi konuşmaya başlıyorsunuz ;)


Bu cümleler ise etkilendiklerim...


Biz de yapıyorsak bunlar hep mecburiyetten Holden!


Sevmekten vazgeçilir mi hiç? Asla!


Sevgiler :)


3 Eylül 2013 Salı

Büyümek ve Düdüklü Tencere üzerine...

Okuyanlarınız bilirler, evliyim.
1 yılı biraz geçtik işte, çok şükür.
Evlenmeden önce pek mutfağa girmezdim, hatta evdeki etliye sütliüye pek karışmazdım.
Yemek pişirmeyi bilirdim ama, sadece bilmek bana yeterdi.
Misafir ağırlamak, sofrayı kaldırmak, bunlar bana yakın kavramlar değildi.
Annem, nişanlıma derdi "bu kızla senin işin iş!"
Hikaye gibi gelirdi, bir kulağıma girmesiyle diğerinden çıkması bir olurdu...

Dün akşam ilk defa düdüklü tencerede yemek pişirdim.
Bana düdüklü hep korkunç gelirdi, tek başıma kullanmaya asla cesaret edemeyeceğim türden.
"büyükler" kullanırdı düdüklü tencereyi, "anneler" bu işin erbabı idi bana göre,
benim onda yemek pişirebilmem için daha bir fırın ekmek yemem gerekirdi...

Ama bu işlere bulaştıkça, bir süre sonra cidden "büyümek" zorunda kalıyorsun.
Taze fasulye çelik tencerede iki saate zor pişerken, düdüklüde 15 dakika...
Etraftan "düdüklün var niçin kullanmıyorsun?" sesleri yükselirken,
İçimdeki çocuk hep korkuyordu, büyümekten mi yoksa
Düdüklünün gümbürdeteceği korkusundan mı bilinmez!

Sonuçta "düdüklü"de yemeği pişirdim,
Ben de "büyüdüm"!

2 Eylül 2013 Pazartesi

Okuduklarım #40: Dostluk Ekmeği - Darien Gee


Herkese merhabalar!

Bir senedir dört gözle beklediğim tatilim jet hızını bırakın, ışık hızıyla geçti ve ben bu yazıyı işyerimden yazıyorum :) Takip edenler bilirler, İzmir Foça'daydık. Eski Foça..Taş evleri, arnavut kaldırımı sokakları ile bir içim su gibiydi. Bu kadar beğeneceğimi bilmiyordum. Tatilimizi kurum kampında geçirdik. Küçük bir de arkadaş grubumuz vardı ki, bomba bomba! Bir kez daha anladım, gidilen yerleri sadece kendi doğasıi güzelliği değil; birlikte gittiğin arkadaşların da güzelleştiriyor! Şu günbatımına bakar mısınız? Blogda olsun, Instagram'da olsun çok günbatımı paylaştım. Ve şu sonuca vardım: Foça'nın günbatımı sahiden enfes!


Tatilde okuduğum kitapların sonuncusuydu Dostluk Ekmeği, aynı zamanda bu yıl okuduğum 40. kitabım oldu. Yazarı Darien Gee. Arkadya Yayınları'ndan. Her zaman belirttim, bu yayınevinin kapak tasarımları bir harika! Bu kadar mı albenili olur yahu! Püsküllü kitap ayraçları da ayrı bir güzellik. Koy vitrine seyret :) O derece!


Kitabımız ise "Küçük Mucizeler Dükkanı" tarzı. Anlatmak istediğimi sezmişsinizdir umarım. Umudun, arkadaşlığın, hüznün bir potada toplandığı kitaplardan. Avalon Kasabası'nda günlük hayat akıp giderken Julia'nın kızı Gracie'nin kapıda bulduğu bir tabak içindeki dilimli "Dostluk Ekmeği" ve onu sizin de pişirebilmenizi sağlayan bir hamur mayası ile olaylar gelişir.. 5 yıl evvel oğlunu kaybeden Julia, herşeyi bırakıp Avalon'a yerleşip çay salonu açan Madeline ve bir zamanlar ünlü bir çellist olup şu an kocasından ayrılmak üzere olan Hannah'ın yolları kesişir ve bu ekmek dostluklarının gelişmesine sebep olur. Olaylar gelişir... :) Daha fazla yazmak istemiyorum :)))

Morale, umuda ihtiyacınız varsa hiç düşünmeden alın, okuyun derim :)

Şu an ise, "Çavdar Tarlasında Çocuklar"ı okuyorum, KitapKardeşliği grubumuz ile :)

Sevgiler :)