26 Kasım 2013 Salı

Öykülerim #5: Görüş

Görsel alıntıdır.

Görüşe gittiğimde çıkmadı karşıma. Benden kaçıyor, biliyorum. Zorla da getirtemiyorum. Üçüncü gelişim bu. Sever diye getirdiğim börekleri, gardiyanlara bırakıyorum. Artık verirler mi, yoksa kendileri mi yerler orasını bilmem. Yün içlik de getirdim, giymez ama yine de içim rahat etsin. Mektuplarıma da cevap vermiyor. Hani diyeceğim ki, yitip gitti bu hapishanede.

Geçen gün, diğer bir arkadaşı ziyaretten dönen Gülhan’la karşılaştım. Onu sordum. “Haberim var,” dedi, “Kitap istemiş benden.” Bozuldum açıkçası. Beni hiçe sayıp, bana göre yabancı kalan birilerinden bir şeyler talep etmesi canımı sıktı. Hemen bir mektup daha yazdım, sitem ettim sayfalarca. “Beni nasıl yok sayarsın? Dışarıya çıkacağın günleri hiç mi düşünmüyorsun?” dedim. Okuduğunu biliyorum, cevap yazmasa da içine oturacağını tahmin ediyorum.

Ona senden hiç söz etmedim. Seni kullanarak benimle konuşmaya başlayacaksa, hiç konuşmasın daha iyi. Sanırım, ona en büyük şaşkınlığı da sen yaşatacaksın. Öğrendiği zaman tepkisi ne olacak çok merak ediyorum. “Bunu bana nasıl söylemezsin?!” diyecek, hesap sormalara kalkışacak. Gözleri yerinden çıkacakmış gibi olacak, öfkeden alev alacak yanakları. İşte o zaman da ben susacağım. Taş kesileceğim. Ondan bütün o kibirli suskunluklarının intikamını alacağım.

Benim evimden götürüldüğü için mi bana böyle kırgın? “Durun, yapmayın,” diyerek kendimi polislerin önüne atmadım diye mi bana bütün bu sıtmalı sessizliği? Ama yapamazdım ki, sen vardın… Seni hiçe sayıp, o hengamede kendimi çiğnetemezdim. Sana haksızlık ederdim. O gitti zaten, bir de seni mi kaybetseydim?

Avukatıyla görüştüm, “Üç yılı gözden çıkarıyorum onun adına,” dedi, “Daha fazlasından korursak, o da iyidir.” Üç yıl demek… Merak ediyorum, üç yıl hiç mi konuşmayacak benimle? Gülhan’dan alır haberleri ama. Orospu Gülhan! Karnım burnuma değince kös kös gidip yine o söyleyecek ama!


Dördüncü görüşe gitmeyeceğim. Bekleyecek beni, yine reddetmenin tadını tattıramayacak kibrine! Sen de bil babanın bütün bencilliğini bebeğim ve sakın ona benzeme!

22 Kasım 2013 Cuma

Okuduklarım #52: Düğümlere Üfleyen Kadınlar - Ece Temelkuran


Selamlar :)

Resimden de gördüğünüz üzere, 2013 yılı için kendime hedef olarak belirlediğim 52 kitaptan, 52'ncisini de bitirmiş durumdayım. Çok şükür :) 52 hafta için 52 kitap belirlemiştim, 47'nci haftanın içerisindeyiz, demek ki hedefe 5 hafta önce varmış oldum :) Bundan sonra okumalarımı Pinuccia'nın Okuma Şenliği etrafında yoğunlaştıracağım, bakalım, hatta okumak istediğim bir dünya klasiğini listeye eklemleyeceğim :)


Ama şimdi, bu yılki hedefimin son kitabını tanıtmak istiyorum;

Düğümlere Üfleyen Kadınlar, Ece Temelkuran
Everest Yayınları, 471 sayfa

Bu yıl içerisinde, öyle çok Düğümlere Üfleyen Kadınlar okuyan kişi görmüştüm ki, gerek Instagram'da gerek Twitter'da;  bende merak uyandırmıştı. Ama nedense okumak yahut listeye eklemek hiç içimden gelmemişti. Geçenlerde Kiler Market'in etiket fiyatı üzerinden %50 indirimi olunca, almak farz oldu. Sonra resimleri Instagram'da paylaşırken, sevgili Nuran da "Birlikte okuyalım" deyince, çifte güzellik oldu. :)

Kitabımızın konusu sahiden enteresan. Dört kadının yola çıkışlarını ve yolculuklarını anlatıyor. Yolculuk konusu, kitabı okuyanlara kalsın. Benim asıl bahsetmek istediğim husus, bu dört kadının dördünün de birbirinden güçlü, dirayetli, sebatkar... vs vs Madam Lilla, Maryam, Amira, anlatıcı, bizlerden bir örnek taşıyor içinde. Muhakkak, birinde kendinizi buluyorsunuz. Ben kendimi en çok Maryam'a yakın hissettim mesela. Anlatıcının ismi hiç geçmedi eserde, bu da değişik :) Hep birinci tekil şahsın gözünden tanık olduk olanlara, ama bir kere bile bu şahsın adının bahsine şahit olmadık :)

Okuyun derim, okuyun ve farkına varın. Kendinizin farkına varın. Kadınlar, gücünüzü önemseyin; erkekler, siz de içimizde nelerin yaşandığına, neleri yaşatabileceğimize şahit olun...

Bu arada, kitap kapağında gözlerini gördüğümüz kadın, Gonca Vuslateri imiş; Ece Temelkuran bir röportajda bahsetmişti.

Altı çizili cümle hallerim de bunlar;


Bu cümleyi iyice okuyup, anlamalı derim...

Evet, yaşamayan bilemez...

Sevgiler!


18 Kasım 2013 Pazartesi

Pinuccia'nın 2013 Kış Okuma Şenliği İçin Hazırladığım Kitap Listem

Evet yine hazırlamak için geç kaldığım bir yayın ile daha karşınızdayım. Pinuccia kış için okuma şenliği hazırlar da ben katılmadan durur muyum? Ama şunu söyleyeyim, listeyi hazırlarken bayağı bir zorlandım. Ayrı ayrı kitapları düşünmek, tartmak, elemek ki en zor kısmı da elemekti. :) O yüzden bu kadar geç kaldım :(

Görsel Alıntıdır.

Şimdi sadece kitapların isimlerini ve hani kategori için okuyacağımı yazacağım. Sonrasında ise okudukça tanıtımları ekleyeceğim :)

1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevin'den çıkan bir kitap

Wilbur Smith - Fırtına

2. Kategori (10 puan):Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap 

Füruzan -  Yeni Konuklar

3. Kategori (10 puan): Adında bir hayvan adı olan bir kitap

Peride Celal - Jaguar

4. Kategori (15 puan): 600 sayfadan uzun bir kitap 

En dertli olduğum kategori bu. Zira, elimdeki bütün kalın kitaplar 500 sayfadan fazla ama 600 sayfadan az. Ne yapacağımı bilemiyorum :(

5. Kategori (15 puan): Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabı

Pearl S. Buck - Ana

6. Kategori ( 15 puan): Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir yazarın bir kitabı

Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Kiralık Konak

7. Kategori (15 puan): Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap 

Magda Szabo - Kapı (Macar Edebiyatı)

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere

Boris Pasternak - Doktor Jivago

9. Kategori (20 puan): Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap

Italo Calvino - Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu

10. Kategori (25 puan): Yasaklanmış bir kitap

Anne Frank - Anne Frank'ın Hatıra Defteri

11. Kategori ( 25 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış bir kitap

Bu kategori için henüz bir karara ulaşamadım :(

12. Kategori (25 puan): Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabı

Mehmed Uzun - Sen

13. Kategori (25 puan): Bir biyografi veya otobiyografi

Türkan Şoray - Sinemam ve Ben

14. Kategori (30 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap

Bu da beni çok zorlayan bir kategori oldu, araştırmalarım devam edecek :(

15. Kategori (40 puan): Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap

Alev Alatlı'nın Gogol'un İzinde dörtlüsü.


Haydi bakalım, Okuma Şenliği başlasın! :)

14 Kasım 2013 Perşembe

Fotoğrafa Hikayeler #1: Dolmuş

Fotoğraf alıntıdır.


-                     Düt, düüüt, haydi dolmuş kalkıyor, binmeyen kalmasın ağabeyler!

Elinde uçuk mavi renkte, plastik bir kova kapağı tutan uzun boylu, kavruk yüzlü çocuk; yanında bekleşen diğer üçüne telaşla seslendi:

-                     Atlayın ağabeyler, yolumuz uzun!

Diğer üç çocuk, şoförün arkasına dizildi. Boy sırasına geçtiler. Şoför aralarında en uzun olandı. Bir arkasındaki çocuk, şoförün babasının eskisinden uydurulmuş bozarık gömleğinin eteğinden tuttu, arkasındakiler de aynı hareketi tekrarladılar. Şoför kalkışa hazırdı artık;

- Ücretleri gönderelim ağabeyler, dedi. Eliyle kontağı çevirir gibi yaptı, bir taraftan da ağzıyla “vıjınnn, gıvvv” diyerek kendini sallıyordu.
- Ulan bir kere de tek seferde çalış be arkadaş! Diye söylendi yüksek sesle.

Arkadan zayıf bir ses geldi;

-                     Hayırdır Şahin abi, nesi var dolmuşun?
-                     Çalışmıyor işte, vıjınnnn, gıvgıvgıvgıv, tıııırrrrrttt! Çalışmıyor öküz arabası! Ben bir inip bakayım!

Plastik kova kapağını, sahici bir direksiyon edasıyla yere bırakarak, hayali bir dolmuşu tamir etmeye koyuldu çocuk. Diğerleri de, hayran bir edayla onu izlemeye başladılar;

-                     Şahin ağabey, nesi var dolmuşun? Gidemeyecek miyiz yoksa?
-                     Yok bir şey Cengiz, şu vidaları sıkıştırsam yeter! Şuradan bana penseyi uzatsana!

Cengiz, penseyi uzatır gibi yaptı;

-                Lan Cengiz, geçen yaz seni sanayiye verdi baban, hala ayırt edemiyorsun, pense nedir, çekiç nedir!
-         Şahin ağabey, asıl sen bilmiyorsun, vida hiç penseyle mi sıkıştırılır? Ya İngiliz anahtarı, ya da tornavida lazım!
-                     Başımıza tamirci kesilme oğlum, biz de biliyoruz neyin ne olduğunu, seni deneyelim dedik!

Cengiz istifini bozmadı, ama bıyık altından gülümsemeyi de ihmal etmedi.

-                    Hah, şimdi tamam oldu, gümmm, kapağı da kapadık, haydi atlayın dolmuşa! Paraları da gönderin.

Çocuklar, elleriyle ceplerini karıştırdılar, önden arkaya uzattılar para niyetine kestikleri gazete parçalarını. Şahin bastı gaza, birbirlerinin eteklerinden tuta tuta ilerlemeye başladılar yıkık dökük gecekonduların arasında. En arkadaki küçüğün adımları yetişemiyordu diğerlerine, sızlandı;

-                  Şahin ağabey, azıcık yavaş sürsene, yetişemiyorum ben size!
-                  Ooo, sen de hemen mızıldanıyorsun be! Başka bir isteğin var mı İbo beyefendi? İndiririm valla seni dolmuştan, görürsün gününü!

Zavallı İbo, oyundan atılma tehdidiyle karşı karşıya kalınca, dudağını salladı ama eteğini de bırakmadı abisi Apo’nun. Apo ise, oyuna kendini iyice kaptırmış, camdan dışarıyı seyrediyordu. Harabeye dönmüş kerpiç bir evin önünden geçerlerken Cengiz’e;

-                     Cengiz, bak bu da benim apartman, gecekonduya müteahhit geldi, dedi ben buraya kocaman bir bina dikmek istiyorum, sana da üç daire iki dükkan vereceğim, ben de yok dedim, kabul etmedim, dört daireden aşağı olmaz. Kabul etti. Artık anamla en üst katta yaşayacağız!
-                     Atma ulan Apo, bize bile iki daireden fazlasını vermediler!
-                     İster inan, ister inanma, yalan borcum var sanki sana!

Şahin arkaya doğru dönerek,

-             Oğlum o kadar zenginseniz, dolmuşta işiniz ne lan! Diyerek ağız dolusu bir kahkaha patlattı. Ben babamdan duydum, bizim mahalleyi yıkacaklarmış, dozerler gelecekmiş, hep buraları zenginler alacakmış!

İbo ağlamaya başladı;

-                     Apo abi, evimizi mi yıkacaklar? Karabaş ne olacak, alıştıydı iyice bana, benim köpeğim olacaktı.
-                  Sen de kız gibisin be İbo, evi bıraktın bir de köpeğe ağlıyorsun! Kolay mı evimizi kaptırmak? Hele bir gelsinler yıkmaya, taşa tutarız hepimiz onları. Geçen gün sapan yaptık ya, kuşları avladığımız gibi, evimizi yıkmaya gelenlerin de işini bitiririz!

Cengiz yeniden lafa girdi;

-                     İki dakka oyun oynayalım dedik, içine ettiniz be!

Şahin, sokakta bir aşağı, bir yukarı gezinirken, geriden bir bağırtı yükseldi;

-                     Şahiiin, gene mi çöpün kapağını götürdün gavur tohumu? Evin içine kedi dalmış, heryeri batırmış, çabuk buraya gel!

Şahin, ayakları kıçına değe değe soluk mavi konduya doğru koşarken; oyunları dağılıp ortada kalan yolculardan İbo, Karabaş için ağlamaya; Apo, müteahhit hikayesine kendini inandırmaya devam etti. Cengiz ise okulu temelli bırakıp motor ustasının yanında işe başlaması için kendini zorlayan babasına okkalı bir küfür gönderdi.

12 Kasım 2013 Salı

Okuduklarım #51: Cicoz - M. Sadık Aslankara

Selamlar!

Bu hafta yazı yayınlama çılgınlığı içerisindeyim. İki günde üçüncü yazım olacak bu. Bereketli geçen bir hafta olur umarım yazı açısından :) Biliyorsunuz, benim bir hayalim var. Okunur şeyler yazabilmek üzerine. O yüzden yazdıklarımı yayınlıyorum bu mecrada. Naçizane görüşlerinizi paylaşırsanız çok sevinirim :)

Bugün açısından mutlu olduğum başka bir gelişme ise, vikitap.com sitesinde 2013 yılı için belirlediğim okuma hedefimin tamamlanmasına yalnızca bir kitap kaldı, çok mutluyum :)

 

Şimdi ise, bir günde okuyup bitirdiğim kitabı tanıtacağım.


Cicoz, M. Sadık Aslankara
Can Yayınları, 125 sayfa

Bu kitabı mayıs ayındaki meşhur D&R Can Yayınları indiriminden almıştım 5 Liraya. O günden beri okumak için bekletiyordum. Dün sabah başladım. Aslında, kanımız uyuşsaydı çok daha çabuk bitirebilirdim ama, yazarın anlatım tarzı, gerçek mi hayal mi olduğu belli olmayan durumlar ve değişkenlikleri benim içimi daralttı. Anlaşamadığım nadir kitaplar arasında yerini almış oldu Cicoz böylece. Oysa ismini çok sevmiştim ben, aldanmışım (Yeşilçam aksanım devreye girer :)

Kitaptan beğendiğim tek cümle ise bu oldu;



Sevgiler!

11 Kasım 2013 Pazartesi

Kedi'nin Öyküleri #4: Mengene

Fotoğraf alıntıdır.

Şakaklarım ağrıyor, dişlerimi sıkmaktan; sakız çiğnemekten değil. Mengeneye almış gibiler başımı, öyle büyük bir baskı. Bunların hepsinin bir sebebi var; aslında hiçbir sebebi yok.

Sigara dumanının katmanlar oluşturduğu penceresiz küçük mutfakta çay bardaklarını yıkıyorum. Hayır, bu benim işim değil. Ama çay ocağına girmek için bahane uyduruyorum kendime. Orası daha samimi, insanlar koşuşturuyor. Bense tüm gün, kabalık bir katta, kendim gibi çalışanların arasında yalnız başıma oturup, telefonlara cevap vermek zorundayım. Bıkkın insanlarla konuşuyorum, sesleri öteki dünyadan gelir gibi. Dertlerini dinliyor, şikayetlerini alıyorum. “Şikayetiniz alındı, gereği en kısa zamanda yerine getirilecek.” Verdiğim vaatlere kendim de inanmıyorum. Para karşılığı yalan söylüyorum. Sabahtan akşama.

Mengene giderek sıkıştırıyor alnımı. Gözlerim yerinden çıkacak gibi. Kulaklarımda telefon sesleri uğulduyor. Sürekli canlı bir sesle konuşmak zorundayım. İnsanlar, benim içten olduğumu düşünmeli. Güven vermeliyim. Peki bana kim güven verecek? Onu geçtim, “Nasılsın?” diye hatırımın sorulmadığı haftalarım oluyor benim.

İzoleleştirilmiş bir dünya. Tüketim üzerine bir sektörde çalışıyorum. Üretim yok. Ben de üretmiyorum. Kendimi ifade edebileceğim cümleler kuramıyorum. “Değerli müşterimiz, güvenlik sebeplerinden dolayı görüşmeleriniz kayıt altına alınmaktadır.”

-          Merhaba, ben Songül, nasıl yardımcı olabilirim?

Şimdiye kadar, hayatımda en fazla tekrar ettiğim cümle. Yardımcı olmak istemiyorum, çünkü zaten olmuyorum, geçiştiriyorum.

Hepsi birbirinin kopyası olan, “yaşamkent”lerden birinde yaşıyorum. Otopark dolup taşıyor, ama ben kimseyle karşılaşmadım. Karşılaşsam ne değişirdi? Hiç! Çünkü site sakinleri olarak komşuları sevmeyiz. Kapıda karşılaşacak olsak, kaçacak delik ararız. Kapıdan girdikten sonra, güm diye kapatırız. Maaşımız arttıkça, insanlıktan aldığımız nasip azalır.

Ağrı kesici yetmiyor şakaklarımın baskısına. Doktorum, bir dişhekimine gidip, uyurken kullanmak üzere bir dişlik yaptırmamı önerdi, bu sayede şakak ağrılarım azalırmış. Ama sebebi psikolojikmiş, bir antidepresana başlasam iyi olurmuş. Minik haplar, büyük mucizeler! Uyuşuk bir beden, dumanaltı bir bilinç…

Gözlerim kararıyor, oturduğum yerde tonlarca basınca maruz kalıyorum. Yüzlerce kilometre uzaklıktan insanlar arıyorlar, telefon kablolarına dönüşmüş tüm sinir hücrelerim. Her zil sesinde, zangır zangır titreşimler. Köpükler çıkıyor ağzımdan, şaşkın şekilde izliyorum kendimi, kendime yabancı bir halde. Gözlerim pörtlüyor, sandalyeden yuvarlanıyorum. Çenem kilitlendi. Kimse fark etmedi yere kapaklandığımı. Herkes yalan söylemekle meşgul.

            - Merhaba, ben Songül, nasıl yardımcı olabilirim?




Okuduklarım #50: Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit

Selamlar!

Uzun süredir yine blogu boşladığımın farkındayım, tanıtmam gereken çok çok önemli bir kitabı (Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini) da tanıtmadığımın farkındayım, ama yakın zamanda telafi edeceğimi umuyorum. Günler büyük bir hızla geçiyor ve ben, hastamızla ilgilenmekten, ders çalışmaktan, kitap okumaktan daha fazlasını yapmak istiyorum. Zamanı etkili kullanmalı ki, dönüp arkama baktığımda sahiden "zamanımı güzel işlerle doldurmuşum" diyebilmeliyim, hatta diyebilmeliyiz.

Malumunuz, son 10 gündür bir TÜYAP rüzagarı esip gürlüyor, ve ben maalesef fuara gidemeyen kısma dahil olduğumdan ötürü, fuara gidebilenleri gıpta ile bazen de kıskanarak :P izliyorum. Herkesler Tüyap ganimetlerini paylaşırken ben de Kiler Market'in %50 indirimli kitap satışından istifade ederek bu güzellikleri kütüphaneme kattım;


Diğer ganimetlerim ise D&R internet sitesinden. "Kış gelince, mutlaka bir klasik okumalıyım" varsayımımdan hareketle, Savaş ve Barış'ın tam çevirisini edindim. Sevgili Leylakdalı'ndan görüp beğendiğim "Ben, Kendim ve Bergen"i, ve Kitap Kardeşliği Kasım ayı kitabı olan ve birazdan tanıtacağım Beyoğlu'nun En Güzel Abisi kitaplarını da ekledim :)


Ve, uzun zamandan sonra ilk defa dergi aldım. İki dergi ile de yeni tanışıyorum, umarım severiz birbirimizi :)


Artık, bu yılki okuduğum ellinci kitabı tanıtabilirim :) Bu yılki okuma hedefime ulaşmama yalnız 2 kitap kaldı :)


Beyoğlu'nun En Güzel Abisi, Ahmet Ümit
Everest Yayınları, 418 sayfa

Kitap Kardeşliği Kasım ayı okumamızı bu kitapla yaptık. Daha evvel Ahmet Ümit okumuştum, İstanbul Hatırası'ndan ve taaa lise yıllarında okuduğum Kukla ve Patasana'dan aşinalığım vardır yazara. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi (kısaca artık BEGA)'nde yine bir önceki kitaptan tandığım Başkomiser Nevzat, Komiser Ali ve Zeynep ön plandaki karakterlerimiz. Yılbaşı gecesi işlenen bir cinayeti, Tarlabaşı'nın köhne ve küflü sokakları arka planında çözmeye çalışıyorlar. İstanbul'un yozlaşmasını, eskiden güzide olan bu semtin yokoluşunu, ranta kurban gidişini içiniz acıya acıya okuyorsunuz. Zorunlu müsadereye uğratılan Rum vatandaşlarımızın acılarına şahit oluyorsunuz, 6-7 Eylül olaylarının vahşetini görüyorsunuz. Ve tabii ki Gezi Parkı'na da değinmeden geçmiyor Ahmet Ümit. Pek çok toplumsal acıyı sunuyor bir polisiyenin geri planında. İşte bu yüzden okumaya değer bir Ahmet Ümit kitabıdır diyorum, ve kesinlikle tavsiye ediyorum.

Birkaç altı çizili cümle;



Üzerinde düşünmeye değer, değil mi?

Sevgiler!