22 Temmuz 2014 Salı

Okuduklarım #24: Demirciler Çarşısı Cinayeti "Akçasazın Ağaları 1" - Yaşar Kemal

Merhaba!

Hayatımda bir dönemin kapandığı günlerin ertesindeyim şu anda, iyi anlamda ulaşmaya çalıştığım bir hedefimi tamamladım çok şükür ve şu an kitap okuyamadığım zamanlarımın acısını çıkarıyorum diyebilirim. Ancak Ramazan ayından mütevellit biraz yorgun, biraz zorlu günler geçiriyorum son zamanlarda. Ama huzur veriyor Ramazan ayı bana... Umarım sizde de herşey yolundadır.

Yaklaşık 7 yıl aradan sonra yine Yaşar Kemal okudum. Bazı yazarlarınız vardır, tuhaf bir bağ vardır aranızda. Bir kere okursunuz, sizi zorlar, cümleleri çok ketumdur kendini ele vermez, zor çözersiniz ama okudukça da müptelası olursunuz. Yaşar Kemal de benim için öyledir. Sanırım 2002 yılında, ben daha lise çağlarımda iken Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana ile tanışmıştım. "Bir Ada Hikayesi" dörtlemesinin ilk üçünü okumuştum bir solukta... (Dördüncü kitabı "Çıplak Deniz, Çıplak Ada" çıktı ama, ilk üçünü çok evvelden okuduğum için, dördüncüyü okumadan evvel, ilk üçünü tekrar okumalıyım.) Sonra 2007 yazında "İnce Memed"i okumuştum. Hep derim, benim için rüya gibi bir yazdı. Hem gençliğin getirdiği bir tat (şimdi sanki çok yaşlıyım!!), hem kitabın lirik anlatımı, Yaşar Kemal'in o efsane anlatır gibi üslubu, hem de kitaba o denli dalmıştım ki hiç televizyon izlememiştim! Bu üçü bir araya gelince, bambaşka bir yaz geçirmiştim! 


Evet, yukarıda dediğim gibi Yaşar Kemal okumak zordur. Bu zorluktan yakınanlar başta, Yaşar Kemal'in yeri gelince sayfalar dolusu süren betimlemelerinden dem vururlar. Ki kilit nokta budur bence, Yaşar Kemal o denli betimlemese ben bu denli hayal kuramazdım, zihnimde o Çukurova'yı, o Memed'i, yahut da bu kitaptan örnek verirsem o Akçasaz'ı hayal edemezdim.

Kitaplığım dağınıklıktan ölecek nerdeyse. Herşey bir yana da, oradaki o sünger ne alaka onu çözemedim :)))

Demirciler Çarşısı Cinayeti, Akçasazın Ağaları 1; Yaşar Kemal
Yapı Kredi Yayınları, 572 sayfa

Bu kitaba başlamamda da, yine işyerinden sevdiğim bir büyüğümün etkisi olmuştur. Rahat bir vakitte okumak istediğim için de, bu zamana bıraktım.

Kitap, adından da anlaşılacağı üzere, Akçasaz'ın Ağaları'nı konu alıyor. Çukurova'nın iki önde gelen Türkmen beyi Derviş Bey ve Akyollu Mustafa Bey'in kan davası etrafında şekillenen bir kitap. Ama sadece bu işlenmiyor. Ağalar çökerken, yeni Çukurova kanunları oluşuyor. Oradan buradan türeyen sonradan görme zengin ağalar, gözlerini Akçasaz'a dikiyorlar. Ağalar kapışırken, Çukurun yerlileri de başka başka yaşam savaşlarına düşüyorlar...

Başta kitaba alışmam zor oldu. Bu kitapta baskın bir "ölüm" edebiyatı var. Öldürme üzerine sayfalar dolusu plan var. Bu yüzden beni zorladı, ama zorladıkça alıştım. Karakterler çok canlı idi, gözümün önünde belirdiler. Dediğim gibi, "Akçasaz" olgusu kafamda oluştu. Konuşmalar, kıyafetler, mimikler... Hepsi hepsi beynimde...

Kısaca ben bu kitaptan oldukça etkilendim, okumak isteyenlere muhakkak ama muhakkak tavsiyemdir. Bence, zaten edebiyat seviyorum diyen bir kişinin bir tane de olsa Yaşar Kemal okuması gerekir.

Ben şimdi serinin ikinci kitabı "Yusufçuk Yusuf"a başlayacağım.

Sevgiler!


Ne anlamlı bir cümle değil mi?

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Okuduklarım #23: Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde - Mahir Ünsal Eriş

Herkese merhaba!

Bu sefer sahiden de uzun bir ara verdim. Kitap bile okuyamadım ama doğru düzgün.
Yapılacak işler, ilgilenmem gereken kişiler ve bitirilmesi lazım gelen projeler vardı. Merak ettirdi isem affola.
İşlerimi hale yola koyunca ise verdim kendimi kitaplarıma ve bu kitabı iki günde bitirdim!

Onun öncesinde, bu kitabı okumaya başlamadan evvel instagram'da paylaştığım yazıyı buraya eklemek isterim;

"Hiçbir vakit olduğumdan farklı göstermedim kendimi. Ne isem o olmaya dikkat ettim. Sade, abartısız, mütevazı.. Mavi brandalı balkonum, mandalları koyduğum yoğurt kovası, on liraya aldığım şalvar. Herhangi bir ev kadınından farklı değilim. Akşam iftarda misafirlerim vardı ve mutfağı ancak hale yola koydum. Evim hiçbir vakit süper toplu bir şekilde duramaz. Mükemmel olmak benim işim değil. Allah sağlık ve huzur nasip etsin, gerisi bir şekilde hallolur... "Yüzde ısrar etme, doksan da olur/ Insan dediğinde noksan da olur... / Sakın büyuklenme, elde neler var/ Bir ben varım deme, yoksan da olur..." Hz. Mevlana'nın bu dörtlüğünü çok severim. Demem o ki, hiçbir şeye olduğundan fazla takılmamak lazım. Bir süredir fazla paylaşım yapamadım. Instagram'da bensiz ne eksildi, hiçbir şey.. yine de kendimi size karşı sorumlu hissediyorum. Hiç ummadığımız bir kitap bile bizim hayatımızı değiştirebilir... Konu nereden nereye geldi. Sizi sıktıysam affola. Demek ki kalbimden bunlar geçmiş...Uzun süredir okuyamıyordum. Artık kitaplarıma geri dönüyorum. Satırlarda görüşürüz arkadaşlar..."



Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde, Mahir Ünsal Eriş
İletişim Yayınları, 152 sayfa

Yazarın 14 öyküsünden oluşan bu kitap, benim Mahir Ünsal Eriş ile ilk karşılaşmam oldu aynı zamanda. Ve ilk öyküyü okur okumaz da "İyi ki rastlaşmışız" dedim kendi kendime. Duygunun, her türlü duygunun "buruk" cinsini hissediyorsunuz kitapta. Öyle ki, delicesine mutluysa bile öyküdeki karakter, nedense hep bir kanadı kırık, hep bir hüzün var sebepsiz... Mutsuzsa eğer, dibine kadar mutsuz; öfkeliyse hıncını tüm dünyadan almak istiyor. Çocukluğun penceresinden anlattığı öykülerin tadı ise bambaşka... Öyle şaştım ki okurken, "bu adam benim çocukken hissettiğim şeyleri nasıl hissedebilmiş? Bunlar yalnızca bana özgü sanıyordum!" demekten alamadım kendimi.
Bir bakıyorsunuz Erdek'tesiniz, sonraki öyküde ise Ankara'da buluyorsunuz kendinizi... Ben en çok Ankara'lı olan öyküleri sevdim nedense, kendim de Ankara'lı oluşumdan mıdır bilinmez :) Ve şu an diğer öykü kitabı "Olduğu Kadar Güzeldik"i bir an önce alıp okumak için can atıyorum tabiri caizse :) Muhakkak okuyun, tavsiyemdir!

Sevgiler!

16 Haziran 2014 Pazartesi

Okuduklarım #21: Yapma Çiçek Ustaları - Ayşe Kilimci

Merhaba!

"Batı cephesinde yeni bir şey yok" diye kısaca bir arz-ı hal edeyim. Ankara bu yıl iyice dengeyi bozdu, haziran mı yaşıyoruz nisan mı belli değil. Sürekli yağmur, sürekli dolu; zaten güneşe de hasret kaldık.. Yaz gelsin istiyorum, Ramazan-ı Şerif gelmeden şöyle gönlümce piknik filan yapmak istiyorum, çok mu şey istiyorum peki?


Yapma Çiçek Ustaları, Ayşe Kilimci
Bilgi Yayınevi, Mayıs 1976-İlk Basım, 249 sayfa

Daha evvelden Ayşe Kilimci adını hiç duymamıştım, bir gün NadirKitap.com'dan alışveriş yaparken bu kitabına rastgeldim. Sanırım artık basımı olmayan bir kitap, yazarın da ilk kitabı. Gördüğümde dayanamamış, sepete eklemiştim; iyi ki de eklemişim.

Kitap onsekiz öyküden oluşuyor. Genellikle kadınların gözünden anlatıyor olayları. Yazıldığı döneme ve yazarın bu öyküleri 18-22 yaş aralığında yazşına istinaden oldukça cesur ve oturaklı ifadeler kullanmış. Özellikle o dönemler için tabu sayılan cinsel duyguları kadın karakterlerin içseslerinde öyle yerinde betimlemiş ki, çok başarılı buldum. Yokluğu, yoksulluğu, itilmişliği, evde kalmışlığı harika cümlelerle aktarmış. Uzun zamandır okuduğum en doyurucu öykü kitabıydı kesinlikle!


Bu cümle hakkında ne düşündüğünüzü bana yorum olarak yazın. Ama mutlaka yazın tamam mı?


Ola ki sahaflarda denk gelirseniz muhakkak edinip okuyun, sıradan bir kitap değil, sıradan bir yazar hiç değil!

Sevgiler!

5 Haziran 2014 Perşembe

Okuduklarım #20: Bahtiyar Ol Nazım - Vera Tulyakova Hikmet

Merhaba!

Son zamanlarda lezzetli kitaplar okuduğumu düşünüyorum, şöyle ruhumu doyuran ve ona iyi gelen cinsten. Ve iyi kitaplar okudukça da okuma hızımın yerine geldiğini hissediyorum. İyi kitaplar derken, o anda bana hitap eden kitabı kastediyorum. Ve son okuduğum kitap tam da böyle bir kitaptı işte. 


Bahtiyar Ol Nazım, Vera Tulyakova Hikmet
Yapı Kredi Yayınları, 460 sayfa

En son Yapı Kredi Yayınları'ndan yine bir hatırat okumuştum. Orhan Veli'nin Nahit Hanım'a yazdığı mektuplardı, bir önceki yazım ona dair, okumanızı tavsiye ederim. Yapı Kredi, her zaman üzerine basa basa durmuşumdur, özellikle anı yayınlama işini harika yapıyor. Gerçi ben, her haliyle seviyorum YKY'yi :)

Kitap, Nazım'ın son aşkı, son eşi Vera'nın ona dair anılarından oluşuyor. Vera, Nazım ile tanıştığı ilk günden başlamış onu anlatmaya. Nasıl tanıştıklarını, Nazım'ın ona aşkını ilk itiraf edişini, ona kur yapmak için neler neler göze aldığını... Eşinden boşanıp, Nazım ile bir süreliğine kaçışlarını.. Nazım'ın sanat dünyasından dostları ile anılarını.. Evliliklerini, gezilerini... Vera'ya yazdığı şiirleri.. 1960'lar dönemi Sovyet Rusyası'nı ve o günlerdeki politik ortamı.. Nazım'ın ölüm anına kadar her şeyi anlatmış. Oldukça ölçülü bir şekilde tabii ki.. Hele ki, Nazım'ın ölümünü anlattığı an serviste okuyordum. Çekinmesem ağlardım.. Ayrıca kitabı okuyuş zamanlamamın, şairin ölüm yıldönümüne rastlayışı etkiyi ikiye katladı!

Ben en çok ama en çok aşklarına hayran kaldım. Vera'nın tüm anıları zihninde muhafaza etmesine de.. Tüm detayları zihnine kazımış adeta. Böyle bir bellek için çok kuvvetli bir sevgi gerek..

Kitapta Vera ile Nazım'ın fotoğraflarının yanısıra, Nazım'ın kendi el yazısı ile şiirlerine ve mektuplarına da rastlıyorsunuz. Hele ki şiirlerini kendi el yazısından okumak apayrı bir his.


Kesinlikle ama kesinlikle okumanızı tavsiye ederim!


Şu altını çizdiğim satırlara bakın. Ne kadar öngörülü imiş.. Vatandaşlıktan çıkarılan bir şairin, ölümünden kaç sene sonra vatandaşlığa geri alınışı... Hem de bu kadar severken vatanını...

Sevgiler!

4 Haziran 2014 Çarşamba

Tavsiyem Var: Hürriyet Sosyal

Bir süre önce sosyal medya üzerinden en çok takip ettiğim gazetelerden biri olan Hürriyet gazetesinin bir geri sayım içinde olduğunu gördüm. Neredeyse tüm yazarları belli bir heyecan içindeydi. Açıkçası ben yeni bir sayfa tasarımı ya da yeni bir yan haber sitesi haberi beklerken birdenbire hayatımıza ‘Sosyal Hürriyet’ girdi. Önce insanların beğenilerini hemen sonra ‘çok bilgi istiyor’ eleştirilerini okumam merak  uyandırdı ve hemen giriş yaptım.

Açıkçası sosyal medyada internet gazeteciliğinin en iyilerinden biri olduğunu düşündüğüm Hürriyet gazetesi beni şaşırtmadı. Herkesin kendi gazetesini oluşturabilmesi fikri zaten baştan çok cazip. Biri internet sitesinin yıldırıcı reklamlardan, ilgi alanım olmayan haberlerden ya da hiç okumadığım yazarlardan arınmış sadece benim için yaratılmış bir portal haline gelmesi bence harika bir fikir. Bunun yanında fikirlerinizi kendi sayfanız üzerinden paylaştığınız bir sosyal tabanlı haber sitesi olması çok önemli bir gelişme. Özellikle birdenbire gelen sosyal medya yasakları yaşayan bir ülke olarak fikirlerimize ses veren alternatif bir site olması bence cankurtaran gibi bir şey. Bu noktada bir yanlış anlamayı açıklama ihtiyacı hissediyorum. Twitter üzerinden sanki köşe yazarlarını ya da haberleri okumak için mutlaka bu sosyal hürriyet’e üye olmak gerektiği gibi bilgiler dolaşıyor. Günlük olarak her zaman girdiğimiz hurriyet.com.tr bir yere gitmiş değil. Eskisi gibi istediğiniz haberleri okuyabiliyorsunuz. Mobil uygulamaları hiçbir giriş istemiyor. Buna rağmen bugün bu sitenin istediği bilgileri isteyen onlarca sosyal medya kanalını aktif kullanıyoruz. Bunun bir itici güç olarak görülmesini sadece yeniliklere verilen ilk direnç olarak görüyorum.

Artık  hem Hürriyet yazarları hem de diğer okuyucularla interaktif ilişki kurabileceğimiz,  tartışma yaratabileceğimiz bir platforma sahibiz. Yazarların sadece köşe yazıları değil; kişisel postları da gün içinde paylaşılıyor. Bunun yanında ‘Öne Çıkart’ butonu ile önemli bulduğum ve gündeme getirmek istediğim haberleri Hurriyet.com.tr’nin ana sayfasına taşıyabiliyorum. Sosyal medyadan kullanmaya alıştığımız hashtag (etiket) ile haberler hakkındaki yorum ve paylaşımları kolayca süzüyorum. Yani daha çok insan ile daha çok haber paylaşıyor bunun yanında daha özgür haber alıyorum.

Bundan önce #hurriyetbenim etiketi ve reklamı ile çok ses getiren bu yayın grubu yarattığı portal ile bunu kanıtlamış durumda. Artık gerçekten Hürriyet benim.

 

İçerik: http://durumbildirimi.com/

Bir boomads advertorial içeriğidir.

30 Mayıs 2014 Cuma

Okuduklarım #19: Yalnız Seni Arıyorum - Orhan Veli

Merhaba!

Biliyorum son zamanlarda blogumu ve sizleri çok yalnız bıraktım. Gerçekten ama gerçekten affınıza sığınıyorum. Bazen hayat insanı elinde olmayan sebeplerden ötürü uzaklaştırabiliyor herşeyden. Kitaplardan bile... Son zamanlarda öyle az okudum ki, kendime inanamıyorum. Haliyle bloga yazı girmekten uzağım, hatta not defterime bile yazmıyorum. Mevsim değişiklikleri beni her zaman olumsuz etkilemiştir maalesef. Sanırım onun da etkisi sahiden büyük oluyor üzerimde :(


Yalnız Seni Arıyorum, -Nahit Hanım'a Mektuplar-, Orhan Veli
Yapı Kredi Yayınları, 160 sayfa

İnternetten takip ettiğim kadarıyla, gerek Twitter arkadaşlarım gerekse Instagram arkadaşlarım arasında bu kitabı en son okuyanlardan biri benim sanırım. Geç oldu ama temiz oldu diye düşünüyorum.

Kitapta, Orhan Veli'nin Ankara'daki sevgilisi Nahit Hanım'a yazdığı mektupları okuyoruz. Orhan Veli, yer yer karamsar, bazen neşeli, gnelde beş parasız geçirdiği günlerini anlatıyor Nahit Hanım'a. Onun mektuplarında genellikle Orhan Veli'ye sitem var sanırım, çünkü Şair, sürekli kendini sevgilisine açıklamak zorunda hissediyor. Biraz kaprisli bir hanımefendi imiş sanırım :) 

Eğer siz de benim gibi Orhan Veli'nin aşkına şahit olmak isterseniz, okumanızı tavsiye ederim.

Peki, sizin bana bu aralar okumam için önerebileceğiniz bir kitap var mı?

Herkese sevgiler!

23 Mayıs 2014 Cuma

LINE’dan ücretsiz internet!

Dünyanın önde gelen mobil platformu LINE, 50MB ücretsiz internet olanağı sağlayarak kullanıcılarının iletişim olanaklarını artırmalarına ve birbirleriyle dayanışmalarına katkıda bulunuyor.  Mesajlaşma, yüksek kalitede sesli ve görüntülü arama, sesli mesaj, fotoğraf ve lokasyon göndermeyi bir arada ve ücretsiz sunan LINE, kullanıcılarına 50 MB’lık interneti ücretsiz sunmakla kalmıyor, aynı zamanda  internet paketi kazananlara isterlerse bunu başkalarına hediye etme olanağı da yaratıyor.

Yalnızca LINE kullanıcılarına sunulan kampanyaya katılmak için çok basit ve eğlenceli bir yol bulunmuş:

Öncelikle telefonunuza LINE’ı indirmeniz gerekiyor: http://line.me/tr/download

1) Etkinlik haftası olan 26 Mayıs - 1 Haziran tarihleri arasında LINE arkadaşlarınıza en az 3 farklı günde mesaj, sticker ya da fotoğraf gönderin.

2) Mesaj gönderdiğiniz her gün için 1 puan kazanacaksınız.

3) 3 puanı topladığınızda, ücretsiz 50 MB internet sizin olacak!

Gerekli puana ulaştıktan sonra LINE Türkiye resmi hesabı tarafından iki hafta içerisinde bilgi mesajı alacaksınız. Mesajda belirtilen alana internet paketinin yüklenmesini istediğiniz telefon numarasını girmeniz yeterli. İnternet paketi giriş yaptığınız anda geçerli olacak ve 24 saat boyunca kullanılabilecek. Bilgi mesajının size ulaşabilmesi için LINE Türkiye resmi hesabını arkadaşınız olarak eklediğinize emin olun. Bunun için; LINE’ın ana menüsünde yer alan Diğer/Daha Fazlası > Resmi Hesaplar bölümünü kullanabilirsiniz.

50 MB’lık internet paketi, Turkcell abonesi numaralar tarafından kullanılabiliyor.  “Ama benim hattım Turkcell değil” diyorsanız üzülmeyin, bilgi mesajıyla birlikte gelen formu doldururken arkadaşlarınız ya da sevdiklerinizin numarasını girerek kazandığınız internet paketini onlara hediye edebilirsiniz.

Ücretsiz internet paketinize hemen sahip olmak için LINE yükleyin! http://line.me/tr/download

Bir boomads advertorial içeriğidir.

1 Mayıs 2014 Perşembe

Okuduklarım #16: Tırpan - Fakir Baykurt

Merhaba!

Uzun zaman aradan sonra bir kitap yorumumla daha sizlerleyim. Bir önceki kitabımı vakit bulduğum bir ara yorumlayacağım inşallah, ismi "Memleket Garları". Şimdi ise, Türk toplumsal gerçekçi yazar akımının en önemli isimlerinden birinin, Fakir Baykurt'un "Tırpan" adlı eserinden bahsedeceğim sizlere.

Fakir Baykurt'la esasında oldukça küçük bir yaşta, ortaokul yıllarımda tanıştım. Annemin Kütahya Simav'daki baba evine gittiğimiz yazlardan birinde, annemin bekarlığından kalma bir Fakir Baykurt romanını bulmuştum. İsmi "Kaplumbağalar"dı. Bir solukta okuyup bitirdiğimi anımsıyorum, çok da beğenmiştim. Hiç ağır gelmemişti bana. Bir kaç yıl evvelinde ise büyümüş bilincimle tekrar okumuş ve yine aynı lezzeti almıştım.

Geçen aylarda, NadirKitap'tan yaptığım sahaf alışverişlerimden birinde, Fakir Baykurt'un bu eserini ve bir de "Anadolu Garajı" isimli öykü kitabını bulunca hiç tereddüt etmeden attım sepete yine. Çünkü, zaman geçse de Baykurt'un işlediği konular güncelliğini bence asla yitirmiyor.



Tırpan, Fakit Baykurt
Remzi Kitabevi, 1970 basım, 375 saya

Fakir Baykurt, bu romanında, Türkiye'de şu an bile hala ve ne yazık ki hala güncelliğini koruyan "çocuk gelin" mevzusuna yer vermiş. 13 yaşındaki Atakçı Veli'nin kızı Dürü, bir gün annesi ile evlerinin damında bulgur sermişken, komşu köyün varlıklı ağası Kabak Musdu, Dürü'ye göz koyar. Bunu hemen o gün Dürü'nün babasına açar. Ne kadar direnseler de komşuların "Musdu'dan zengin adam mı bulacaksınız, yaşatır valla Dürü'yü" gibisinden baskıları sonucu Dürü'yü vermek zorunda kalır Veli.. Olaylar ise bundan sonra gelişir...

Oldukça severek okudum, ama üzüldüm de, çünkü 1960'lı yılların Türkiyesi'nden bu yana pek de bir şeylerin değişmediğini görmek üzücüydü. Ama Dürü'nün ver kadınların direnişi ise inanılmazdı.

Fakir Baykurt'un bu romanını ve diğerlerini okumanızı ise kesinlikle ve kesinlikle tavsiye ederim!

Sevgiler!

10 Nisan 2014 Perşembe

Okuduklarım #14: Sevgili Arsız Ölüm - Latife Tekin

Merhaba!

Uzun bir aradan sonra tekrardan bir kitap bitirebildim. Aslında bloga yazmaya vaktim olmadı ancak bu yılın 13. kitabı da Kemal Tahir'den Kurt Kanunu idi. Vaktim olduğu bir zaman onu da ekleyeceğim inşallah. Vikitap.com sistemi çöküntüye uğrayınca, kitaplarımı kaydetme konusunda tek sığınağım burası oldu.


Sevgili Arsız Öülm, Latife Tekin
Metis Yayınları, 218 sayfa

Uzun zaman önce nadirkitap.com'dan ilk yaptığım sahaf alışverişinde almıştım bu kitabı. Okunmak için bayağı uzun bir zaman bekledi. Ve okurken de bayağı bir vaktimi aldı. Kitabın anlatım tarzı sahiden de Yüzyıllık Yalnızlık'a benziyor. Bir sayfada daldan dala bir kaç konuya atlayabiliyorsunuz.

Alacüvek'li Huvat, eşi Atiye, çocukları Halit, Seyit, Mahmut, Nuğber ve Dirmit'in öyküsü var bu kitapta. Alacüvek'ten İstanbul'a göçüyorlar. Yine o karışık anlatımla, metropolde yaşadıkları çalkantılar anlatılıyor. Durağan değilsiniz asla.

Ben en çok Dirmit ve Atiye'yi sevdim bu kitapta. Belli bir konu olsa hafif ipucu vereceğim ama bir paragrafta bile konu değişime uğruyor. Yöresel ağızlar var, çok keyifli bir okuma sunuyor size.

Değişik bir okuma deneyimi istiyorsanız tavsiye ederim.

Herkese sevgiler!

21 Mart 2014 Cuma

Okuduklarım #12: Kır Çiçeği Tepesi - Kimberley Freeman

Merhaba!

Geçen yazılarımda bahsettiğim uyşukluk durumumu yavaş yavaş üzerimden atıyorum sanırım. İki günde kitap bitirebildiğime göre durum iyiye gidiyor demektir. Ancak şu sıralar kötü giden başka bir şeyler daha var. Dün gece itibariyle Twitter'a erişim kapatıldı maalesef. Dns ayarlarını değiştirerek, VPN kullanarak bir şikilde Twitter'a erişebiliyoruz fakat yine de Twitter'ın kapatılmasını hiçbir şekilde tasvip etmiyorum, edemem!


Bunun haricinde, bu hafta içi yine dayanamayıp, çok sevdiğim online sahaf sitesi olan NadirKitap'tan yine alışveriş yaptım. Bugün bu dört kitaptan birine başlamayı istiyorum. Ancak henüz kararsızım hangisini okuyacağım hususunda :) Tabii ki ani bir karar değişikliği yapıp, çok daha farklı bir kitap da okuyabilirim :) Kütüphanemin yeni misafirleri işte bunlar :) İçlerinden okuduklarınız var mı?


Bu fotoğrafımı çok sevdim, çünkü bunlar bana sahiden de mutluluğu hissettiriyor!





Kır Çiçeği Tepesi, Kimberly Freeman
Arkadya Yayınları, 532 sayfa

Salı gecesi okumaya karar versem de, zamansızlıktan çarşamba sabahı okumaya başladım ve dün akşam bitirdim bu kitabı. Çik-lit okumayı sevenlerdenim ben de. Ard arda iki üç esaslı kitap okuduktan sonra, araya muhakkak bu tarz bir kitap sıkıştırmayı seviyorum. Hem çabuk bitiyorlar, hem de ruhuma iyi geliyorlar. Kahramanlarımız umut aşılarken, ben de kendimi iyi hissediyorum.

Ki her zaman söylüyorum, sahiden Arkadya Yayınları bu işi oldukça iyi yapıyor. :)

Kitabımız, yine iki zamanda paralel olarak gidiyor. Geçmiş zaman ve şimdiki zaman. Geçmiş zaman karakterimiz Beattie Blaxland. 1929 Glasgow'unda Beattie, evli sevgilisi Henry'den hamile kalır ve ailesi tarafından yüz üstü bırakılır. Çaresiz bir şekilde, Londra'ya gider Beattie. Çocuğunu doğurup, hiç tanımadığı bir aileye evlatlık verip, içi kan ağlasa da hayatına devam edecektir. Ancak Henry onu bulur ve Avustralya'ya kaçarlar... Şimdiki zaman karakterimiz ise Beattie'nin torunu Emma Blaxland-Hunter'dır. Çok ünlü bir balerin olan Emma, talihsiz bir kaza geçirir ve balerinlik kariyerine elveda demek zorunda kalır. Bu çaresizlik içerisinde, bir de sevgisinden ayrılmış olan Emma, daha fazla Londra'da kalamaz ve Avustralya'ya döner. Beattie'den ona bir evin miras kaldığını da o sırada öğrenir. "Kır Çiçeği Tepesi"ne işte o zaman gider Emma, evi satmak düşüncesindedir ancak, evde tasfiye edilmesi gereken eşyalar vardır. Tasfiye edilecek kolilerin arasında Emma, Beattie'nin eski yaşamı ile yüzleşecektir...

Yukarıda yazdığım gibi, Kır Çiçeği Tepesi'ni iki günde okuyup bitirdim. Sonu biraz havada kalmış olsa da sevdim yine de. Bu tarz kitapları seviyorsanız, okumanızı tavsiye ederim.


Kitaptan altını çizdiğim bu cümleyi ise çok sevdim ben...

Görüşmek üzere!

18 Mart 2014 Salı

Okuduklarım #11: Yürümek - Sevgi Soysal

Merhaba!

Okuma hızım oldukça düştü, hatta yerlerde sürünüyor... Bu durumdan oldukça hoşnutsuzum aslında. Okuma hızımın zaman zaman yavaşladığı olmuştur ancak bu kadar uzun bir süre okumamazlık hiç etmemiştim :(

Bu akşam, çik-lit olarak tabir edilen bir kitaba başlayıp bu okumama direncimi kırmak istiyorum. Bakalım :)



Yürümek, Sevgi Soysal
Bilgi Yayınevi, 186 sayfa

Daha evvelce de belirttiğim gibi, Sevgi Soysal'ın yeri bende çok ayrıdır.. Severek okuduğum bir Sevgi Soysal kitabı oldu yine. Baskılarla şekillenen çocukluk dönemimiz, "yapma! etme! karşı gelme!" ler yüzünden yara alan benliğimiz ve yaşamımızın ileriki dönemlerinde zamanında yapılan baskıların tezahürü... Mükemmel bir dille anlatmış yazar...

Yayınlandığı dönemde ise bayağı sansasyon meydana getirmiş, mahkeme kararı ile "mühstehcenlik" gerekçesi ile toplatılmış, ancak sonradan bu karar kaldırılmış bir kitap.

Bence her haliyle okunası.

Hele, eski basımlar bir başka oluyor...


17 Mart 2014 Pazartesi

LINE İLE ÖZGÜRCE KONUŞUN

LINE’da kullanıcı bilgi ve görüşmeleri 3G, 4G ve Wi-Fi dahil tüm ağlarda şifreleniyor!

Yoğun iş temposu, şehirleşme ve hızlanan yaşam bizleri dijital dünyada sosyalleşmeye yöneltiyor. Bu alanda bilindik sosyal medya kanallarının yanı sıra ücretsiz mesajlaşma, ücretsiz sesli ve görüntülü arama gibi birçok hizmeti bir arada sunan mobil mesajlaşma platformları da öne çıkıyor. Aile bireylerinden arkadaşlara kadar hayatımızdaki herkesle her an paylaşımda bulunduğumuz bu platformlarda kullanıcıların dikkat ettiği en önemli özelliklerden biri de güvenlik sistemleri. Bu anlamda rakiplerinden ayrılan LINE’da kullanıcı bilgi ve görüşmeleri 3G, 4G ve Wi-Fi dahil tüm ağlarda şifreleniyor. LINE’ın iç denetim yönetimi alanında üç uluslararası sertifikaya (SOC2, SOC3 ve SysTrust) sahip olan ilk mobil mesajlaşma uygulaması olması da güvenlik standartlarına verdikleri önemin bir kanıtı niteliğinde.

Telefon Numaranızı Gizli Tutun

LINE’da kendinize özel bir ID belirleyerek telefon numaranızı kimselere vermeden iletişim kurabilirsiniz. Sizi LINE ID’nizi kullanarak ekleyen kişiler telefon numaranızı göremezler. LINE ID’nizi belirlemek için Diğer/Daha Fazlası > Ayarlar > Profil menüsünü kullanabilirsiniz.

Telefon numaranıza sahip kişilerin LINE arkadaşları listesine otomatik olarak eklenmek istemiyorsanız “Başkalarının Eklemesine İzin Ver” seçeneğini kapatabilirsiniz. Böylece sizi sadece LINE ID’nizi paylaştığınız kişiler ekleyebilir.

Tanımadığınız Kişilerin Sizi Rahatsız Etmesine Engel Olun

Anlık mesajlaşma uygulamaları kullananların korkulu rüyalarından birisi de yanlışlıkla alakasız bir mesajlaşma grubuna eklenmektir. LINE’da tanımadığınız kişilerin bulunduğu bir grup sohbetine davet edildiğinizde grupta bulunan kişiler telefon numaranızı göremiyor.

Tanımadığınız bir kişi size mesaj attığında LINE otomatik olarak  “Ekle”, “Engelle” ve “Şikâyet et” seçeneklerini sunuyor. Eğer size mesaj gönderen kişiyi tanımıyorsanız kolayca engelleyebiliyorsunuz.

Telefonunuz Yanınızda Olmasa Da Mesajlarınızı Koruyun

Yazışmalarınızı meraklı gözlerden korumak için LINE’a şifre koyabiliyorsunuz. Diğer/Daha fazlası > Ayarlar > Gizlilik ayarlarından “Şifre Kilidi”ni kullanarak LINE’ın her açılışta şifre sormasını sağlayabiliyorsunuz.

Ayrıca “Sohbet Odası Ayarları”ndan tüm sohbet geçmişinizi ve sohbetler içerisinde paylaştığınız tüm dosyaları tamamen silebiliyorsunuz.

Bir arkadaşınız LINE’dan size mesaj yazdığında bildirimin ekranda mesaj okunacak şekilde belirip belirmemesi ile ilgili ayarlarınızı da istediğiniz gibi düzenleyebiliyorsunuz. Bildirim ayarlarında yer alan “Önizleme göster” seçeneğini kapattığınızda, yeni bir mesaj geldiğinde ekranda gelen mesaj yerine “Bir mesajınız var!” yazısı görünüyor.

Paylaşımlarınızı Gizleyin

LINE’ı rakiplerinden ayıran bir diğer özelliği de ileti, fotoğraf, video, bağlantı gibi paylaşımların yapılabildiği, sosyal medya yapısına sahip Timeline ve Home özellikleri. LINE’daki Timeline ve Home hareketlerinizi yalnızca arkadaşlarınız görebiliyor. Ancak burada da iletilerinizin kimler tarafından görüntülenebileceğini belirleyebiliyorsunuz.

Timeline’ınızda paylaşmak istediğiniz iletinizi hazırlarken alt menünün en sağında bulunan “Kişiler” sembolüne tıklayarak iletinizin gizlilik ayarlarını yapabilirsiniz.

Nerede, Ne Zaman İsterseniz Güvenle Konuşun, Mesajlaşın!

LINE'ı tüm akıllı telefonlarda (iPhone, Android, Windows Phone, Blackberry, Nokia), tabletlerde ve hatta bilgisayarınızda bile kullanabilirsiniz.

Kullandığınız cihaza uygun LINE indirmek için: http://line.me/tr/download

Bir boomads advertorial içeriğidir.

6 Mart 2014 Perşembe

Okuduklarım #10: 24 Saat Açık Kitapçının Sırrı - Robin Sloan

Merhaba!

Geçen yazımda bahsettiğim o sıkkın uyuşuk halimden yavaş yavaş kurtuluyorum sanırım. Okuma hızımda hafif bir artış var. Bir de geçenlerde Twitter'da bahsetmiştim, "Kitaplarım bitmeden, yeni kitap almayacağım!" diye, ancak gene sözümü tutamadım. Online Sahaf sitesi NadirKitap'ta dolaşırken Nigar Sahaf'ın dükkanında bu Sevgi Soysal'ları görünce, kitaplığıma eklemek istedim. Hem de Bilgi Yayınevinden, ikisi ikinci basım, biri ise birinci basım. Bilgi Yayınevi'nin de YKY gibi yeri ayrıdır bende, o değişik ve el emeği kitap kapakları, sayfa düzenleri, değişik boyutu bambaşkadır. Sevgi Soysal'ın da yeri başkadır ayrıca bende, Füruzan'dan sonra en çok onu severim, tek bir kitrabını, "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti"ni okumuş olsam da gene de çok severim. Bunda Ankara kaynaklı olmasının da büyücek bir katkısı var tabii. Ne diyordum, siparişimi verdim, ertesi gün ise elimdeydi. Buradan Nadir Kitap'a ve üye işyeri Nigar Sahaf'a çok teşekkür ederim. Kitaplarımın durumu oldukça iyi. Gönül ister vakit bulup sahaf sahaf dolaşayım ama, hayat şartları maalesef izin vermiyor ki :(



Okuma grubumuz Kitap Kardeşliği'ni artık duymayan kalmamıştır sanırım. Her ay oy çokluğu ile bir kitap seçiyor katılımcılarımız ve gelecek ayın ilk günü hep birlikte oylama ile seçtiğimiz kitabımızı okumaya başlıyoruz. Bu ayki kitabımız 24 Saat Açık Kitapçının Sırrı idi.



24 Saat Açık Kitapçının Sırrı, Robin Sloan
Trend Yayınevi, 296 sayfa

Geçen ay bir klasik okumuştuk, bu ayki kitabımız ise bir hayli ilginç bir türde idi. Fantastik ile macera karışımı bir tür diyebiliriz. Hafif bir Dan Brown tadı aldım doğrusu. Amerika'da patlayan ekonomik krizden nasibini almış karakterimiz, ümitsiz bir şekilde iş ararken Bay Penumbra'nın 24 Saat Açık Kitapçısında işe başlar. Kitapçının atmosferi de ismi kadar ilginçtir. Oldukça yüksek raflar ve çok eski kitaplar vardır, Clay Jannon'ın ise bu eski kitapları incelemesi yasaktır. Görevi yalnızca kitapçının üyelerine kitapları teslim etmektir. İlk başta yüksek raflara tırmanmak, sabaha kadar bazen tek müşteri gelmeyen kitapçıda beklemek zor gelse de zamanla alışır. Serüven ise bundan sonra başlamaktadır... Clay Jannon 24 Saat Açık Kitapçının bu sırrını çözebilecek midir?


Beklediğimden de ilginç bir kitaptı açıkçası. Ben okumaktan çok keyif aldım. Eğer siz de böyle ilginç türde kitapları okumaktan hoşlanıyorsanız kaçırmayın derim :)

Trend Yayınevi'ne ise bu güzel çeviri için ayrıca teşekkürlerimi iletirim!

Sevgiler!

4 Mart 2014 Salı

Okuduklarım #9: Bir Dinozorun Anıları - Mina Urgan

Merhaba herkese!

Bu sıralar nedense fazlaca içime kapanık günler yaşıyorum. Hatta boş günler... Hiçbir şey yapasım yok, bazen kitap okuyasım da gelmiyor. Yazı bile yazmıyorum. Not defterime dahi... Umarım gelip geçici bir durumdur. Bir an önce atlatmak istiyorum çünkü :( 


Bir Dinozorun Anıları, Mina Urgan
Yapı Kredi Yayınları, 360 sayfa

Geçenlerde kardeşimle Kızılay'a indiğimizde, geçenlerde dediğim rahat bir buçuk ay olmuştur, Begüm'ün sızlanmalarına rağmen "YKY Kitabevine uğramadan şurdan şuraya adımım atmam!" demiştim. Kardeşime bir türlü sevdiremedim kitabevi gezmelerini. Her ne kadar ben de gezip dolanıp kitaplarımı internetten alsam da, çünkü açık ara daha uyguna geliyorlar, YKY'deki %25 indirimi görünce dayanamadım ve Mina Urgan'ın bu kitabı ile Nezihe Meriç'ten Korsan Çıkmazı'nı alıverdim. Korsan Çıkmazı'na görümceme hastanede refakat ederken başlamıştım. Birkaç sayfa okudum, köşede boynu bükük bekliyor. Kısa zamanda devam etmem gerekli.

Bir de YKY'nı gerek baskısı, gerek çevirileri, gerekse sayfa ve kapak düzeni olarak ayrı bir yere koyarım hep. Bambaşkadır, çok severim, okudukça keyif alır mutlu olurum :)

Evde okunmayı bekleyen onca kitabın arasında bu kitaba hemen sıra gelmesi ded beni şaşırttı, bazen böyle kendi kendimi şaşırtıyorum işte. Hemencecik de okuyup bitirdim.

Mina Hanım'ın bu kitabı ile çoook uzun yıllar önce, ortaokul çağlarımda bir defa yolum kesişmişti. Bir arkadaşımdan ödünç almıştım, ama aradan on beş yıl geçince zihnimde hayal meyal birkaç cümleden başka bir şey kalmadı. O yüzden ilk defa okuyormuşum gibi okudum ama eski bir dostla yeniden karşılaşmanın da keyfini yaşadım.

Kitap dışarıdan Mina Urgan'ın otobiyografisi gibi görünse de aslında Türkiye tarihinin de bir kronolojisi gibi aslında. Özellikle Mina hanımın edebiyat ve sanat çevrelerinden tanıdıkları ile yaşadığı hatıraları yazması o isimleri daha bir yakından tanımamıza yol açıyor. Abidin Dino, Orhan Veli, Sait Faik ile hatıralarını paylaşmış.Yaşlılık ile ilgili oldukça orijinal düşüncelerini çok sevdim, hayata karşı düşüncelerini, yaşamaktan nasıl keyif aldığını. Annesi ile olan diyaloglarını. Evlatlarını... Darbe zamanlarındaki ülkenin durumunu izledim. Türkiye siyasal tarihine bir de Mina hanımın gözünden şahit oldum. Ki kendisi aynı zamanda bir profesör, üniversite yıllarını da oldukça iyi kaleme almış. Üniversiteler bir toplumun aynasıdır kanımca...

Kesinlikle okuyun derim, Kitapçı Kedisi'nden sizlere bir tavsiye daha! Otobiyografiler gerçekten aydınlatıcı oluyor özellikle iyi bir kalemden dökülmüşlerse!

Mina Urgan'ın "Bir Dinozorun Gezileri" kitabı ile yazarı okumaya devam edeceğim inşallah. Bir sonraki kitap siparişime eklesem iyi olur, her ne kadar kitap perhizine girsem de :)))

Kitaptan altı çizili satırlarla sizi başbaşa bırakıyorum :) Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, sevgiler!!!

Bu cümleye kesinlikle katılıyorum!!!



25 Şubat 2014 Salı

Okuduklarım #8: Sen - Mehmed Uzun

Merhaba!

Uzun zamandan sonra kapalı olan bir havadan yazıyorum ve bu beni fazlasıyla mutlu ediyor. Evet, biraz şaşırtıcı gelebilir ama, kış aylarında Ankara'da bahar havasının yaşanması gerçekten çok ama çok ürkütücü benim için. Bunu Twitter'da da defalarca yazmışımdır. Nihayet yağmur gösterdi yüzünü, darısının kar'a bulaşmasını istiyor ve kitabın yorumuna geçiyorum :)


Sen, Mehmed Uzun
İthaki Yayınları, 215 sayfa

Mehmed Uzun kitaplarına sık sık Instagram'da rastlıyordum ve gördüğüm yorumlar beni yazarı okumaya yönlendirdi. Ben de gelişigüzel değil de kronolojik sıralama ile başlamak istedim ve yazarın ilk kitabı olan "Sen"i tercih ettim.

Kitapta, bir gencin dünü ve bugünü anlatılıyor. Dünü, geçmişi, hücreye atılana kadar olan yaşamı ikinci tekil şahsın ağzından; şimdiki hücrede geçen anlatı ise anlatıcının ağzından yazılmış.

Etkilendim, çünkü yazarın dili çok etkileyici ve betimlemeleri çok şiirseldi. Farklı bir açıdan yazıldığı için kimi yerlerde okurken zorlandım, yalan yok. Yazarın diğer kitapları ile Mehmed Uzun okumaya devam edeceğim ama.

Kitap Kardeşliği Mart 2014 okumamız başlamadan evvel ne okusam diye düşünüyorum şimdi de :)

Sevgiler!

21 Şubat 2014 Cuma

Okuduklarım #7: Sinemam ve Ben - Türkan Şoray

Merhaba!

Bugün güne müzikle başladım. Barış Manço eşliğinde yazıyorum bu yazıyı. Özlüyorum onu çoğumuz gibi... Keşke hala hayatta olsaydı da bize güzel şarkılar armağan etmeye devam etseydi. Nurlar içinde yatısn inşallah...

Karamazov Kardeşler ile yaptığım uzun yolculuktan sonra, kendimi toplamam zaman alır diyordum ama öyle olmadı. Türkan Şoray'ın kendi kaleminden otobiyografisi ile bunu atlattım. İki günde aktı 388 sayfa...


Sinemam ve Ben, Türkan Şoray
NTV Yayınları, 388 sayfa

Küçüklüğümden itibaren Türk filmlerine çok büyük ilgim vardır. Çizgifilmlerden de çok severdim Yeşilçam filmlerini izlemeyi. Ve en sevdiğim aktris de Türkan Şoray'dı. Simsiyah saçları, ateş parçası gözleri ile büyük bir hayranlık duyardım kendisine. Kitabının yayınlandığını duyunca büyük bir mutluluk duymuştum. Ama biraz geç edindim, elimde okunmayı bekleyen birçok kitap olunca da maalesef bir süre daha bekledi. Karamazov'lar bittikten sonra, bana iyi gelecek tek kitabın bu olduğunu düşündüm. Ve başladım. Yukarıda yazdığım gibi iki günde de bitirdim :)

"Sultan"ın çocukluk yıllarından başlıyor öyküsü. Sinemaya adım atışını, yükselişini oldukça sade ve güzel bir dille anlatıyor bize. Sonra yönetmenliğe adım atışı... Melodramların Kraliçesiyken, toplumsal duyarlılıkla çekilen toplum filmlerine geçişini... Cemo filmini çekerken attan düşerek geçirdiği kazayı, atlattığı ölüm tehlikesini. Filmlerine dair acı tatlı anılarını. O efsane "Selvi Boylum, Al Yazmalım"ını. Ünlü Şoray kanunlarını, bu kanunları sonra nasıl değiştirdiğini.. Sosyal sorumluluk projelerini, dostlarını, Yağmur'un doğumunu.. Sultan'a dair merak ettiğiniz ne varsa, bir bir cevaplıyor sizin için siz sormadan.. Sadece özel hayatına girenler hakkında son derece kapalı konuşmuş. Aşklarını pek derin göremiyorsunuz kitapta. Bunun haricinde herşey oldukça güzel ve düzgün anlatılmış.

Kendi arşivinden resimler, o harika fotoğraflar. Filmlerin unutulmaz kareleri, afişleri... Görsel açıdan da oldukça zengin bir kitap.

Türkan Şoray'ı sevenler, hayatını merak edenler için kaçırılmaması gereken bir kitap. Türk Sineması'nın bir dönemine şahit olmak isterseniz de okuyabilirsiniz. Ben çok beğendim...


Bu satırlar beni çok etkiledi...

Herkese sevgiler!

18 Şubat 2014 Salı

Okuduklarım #6: Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Merhaba!

Ne kadar uzun zamandır yazmamışım yine. Ama, hep bu Karamazovlar yüzünden oldu inanın. 1025 sayfalık uzun bir maratondu benim için bu kitap. "Her kış, muhakkak bir klasik okunmalı!" düsturumdan yola çıkarak, aldım kitabı elime ve sayfaları çevirmeye başladım. Araya, bir de Kitap Kardeşliği Şubat 2014 kitabı olan 500 sayfaya yakın Martin Eden'ı sıkıştırdım. Bu da haliyle kitabı okuma süremi uzattı. Ve 27 günde bitti!


Karamazov Kardeşler, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
İş Bankası Kültür Yayınları Hsan Ali Yücel Klasikler Dizisi, 1025 sayfa

Kitap, isminden de anlaşılacağı üzere, baba Fyodor Pavloviç Karamazov ve oğulları Dmitri Fyodoroviç, İvan Fyodoroviç ve Aleksey Fyodoroviç etrafında şekilleniyor. Bana Fyodor Pavloviç, aksi, sonradan zengin olan köşede kalan bir soylu, hile hurda ile başkalarının mallarını elinden alan, onları senede bağlayıp geçinen ve oğullarının mirasının üzerine konan bir ahlaksız adam. En büyük oğlu Dmitri, eski bir teğmen; ortanca İvan yüksek eğitim görmüş, küçük oğlu Aleksey ise rahip olma yolunda dini bütün ve inanılmaz derecede saf yürekli, meleksi bir insan... 

Uzun uzadıya, ben burada kitabın konusunu anlatamayacağım, sadece bitirir bitirmez şu anki hislerimi yazıyorum... Bu kitabı okuyun derim, içindeki ruh betimlemeleri, karakter çözümlemeleri açısından çok derin. Her bir karakter farklı bir kişilik özelliğini yansıtıyor. Olay örgüsü çok dağınık olmakla birlikte, zaten onların iç dünyasına şahit olmakla olay örgüsünün üzerinde fazla durmuyorsunuz.

Size önerim; bu kitabı okumaya başlayacaksanız, uzun bir okuma maratonuna hazırlıklı olun. Ben araya başka kitaplar aldım ama, mümkün olduğunca siz bunu yapmayın. Ne kadar kesintisiz okursanız o kadar olaydan ve karakterlerden kopmaz, soğumazsınız. Sonlara doğru, özellikle son 100 sayfada, sabır taşınız kalkıyor ve "Ne zaman bitecek?" diye söylenmeye başlayabiliyorsunuz, ama sabırlı olun ve okumaya devam edin. Sayfalar bittiğinde, uzun bir rüyadan uyanmış gibi hissedecek ve mutlu olacaksınız. Büyük hacimli kitapları okumak sahiden sabır istiyor, ama sonunda mükafatlanıyorsunuz! :)

Sizi altı çizili cümlelerime başbaşa bırakıyor ve "Hangi kitaba başlasam acaba?" düşüncelerime doğru yola çıkıyorum :) Herkese sevgiler!





5 Şubat 2014 Çarşamba

Okuduklarım #5: Martin Eden - Jack London

Merhaba!

Bu aralar bloga oldukça az zaman ayırabiliyorum. Okuma hızım düşmedi ancak ben büyük cüsseli bir kitap olan Karamazov Kardeşler'e başladım ve kendisi 1025 sayfa olmasından ötürü üç dört kitaba denk. :) Bir de Kitap Kardeşliği Şubat gelince, tabii ona da katılmadan edemezdim ve Karamazovlar bir köşede sessiz sedasız bekleşirken ben de Martin Eden'i okudum, hatta bugün bitirdim ve izlenimlerimi hemen sizinle paylaşmak istedim :)


Martin Eden, Jack London
İthaki Yayınları, 470 sayfa

Martin Eden, Kitap Kardeşliği Şubat 2014 okuması için oy çokluğuyla seçilen kitabımızdı. Oylamada ben Dostoyevski'den Suç ve Ceza için oy kullandım fakat sonucun Martin Eden olmasına da sevindim. Çünkü klasik okumaya son zamanlarda bayağı ağırlık vermeme rağmen tercihlerim, ilgim doğrultusunda her daim Rus edebiyatından yana oluyordu. Daha evvelden Amerikan edebiyatına ait bir klasik okumamam bir yana, Jack London'ın kaleminden de evvelce hiç kitap okumamıştım. Bu açıdan, Martin Eden tarafım için çifte şans oldu.

Kitabın isminden müsemma, baş karakterimiz Martin Eden, sıradan bir genç adam, hayatını kazanmak için ticaret yapan açık deniz gemilerinde tayfa olarak çalışır. Kazandığı parayla da bir dahaki sefere kadar gezer, tozar. Martin bir gün, hatırı sayılır bir aile olan Morse'ların oğlu Arthur'u giriştiği bir kavgadan kurtardığı için Arthur tarafından evlerine yemeğe davet edilir. Bu alt sınıftan Martin'in üst tabaka bir ortama ilk defa adım atışı ve ilk kez "Bay Eden" olarak karşılanışıdır. O ise bu evdeki eşyalara zarar vermekten korkacak kadar kaba saba olduğunu düşünerek, bir şeylere zarar vermemek için kendini frenlemekle meşguldür. Bu hayat ona oldukça yabancıdır. Oturma odasında karşılaştığı kitaplar ise onu resmen büyüler, çünkü kendisi de ara sıra kütüphaneden ödünç kitap alıp okumaktadır. Oturma odasında kitapları karıştırırken tanıştığı Ruth ise onu adeta büyüler ve çok klişe bir tabirle "yıldırım aşkına" tutulur. Ruth, Arthur'un kız kardeşidir. Üniversitede edebiyat eğitimi almaktadır. Martin o ana dek birçok alt tabaka kızla ilişki yaşamasına rağmen, sıradan sayılabilecek güzelliğine karşın Ruth'a tutulmuştur. Çünkü Ruth onu, zekası, edebiyat bilgisi, nazikliği ve daha birçok yönü ile büyülemiştir. Bu üst tabaka kıza kendini beğendirmek arzusuyla ertesi günden itibaren kendini geliştirme çabalarına girişir Martin. Kütüphaneden kitaplar alır, davranışlarına çeki düzen vermeye çalışır, yanlış telaffuzunu düzeltmeye uğraşır, dişinden tırnağından artırıp kıyafetlerini hale yola koyar. 

Ruth ise ona eğitilebilecek bir alt tabaka olarak bakmakta ve ona yol gösterme niyetindedir.

Martin, edebiyata yönelir. Kendini kısa öyküler, şiirler yazmaya verir. Büyük bir yazar olup, Ruth'un gönlünü kazanmayı amaçlamaktadır. Yalnız bu sayede onunla arasında mevcut olan derin uçurumun kapanacağını ve Ruth'u elde edeceğini düşünür. Başka türlüsü olamaz...

Dergilere sürekli yazılarını gönderir, ne var ki gönderdiği yazılar tek tek reddedilirken, Ruth da onun yazılarını oldukça değersiz bulmaktadır. Martin'i kırmak istemediğinden ona bunu anlatamaz. Martin ise bir gün muhakkak değerinin anlaşılacağı umudu ve Ruth'un aşkı ile yazmaya devam eder... Devamı kitapta :)

Burjuvazinin tüm acımasızlığı ve zorbalığını açıkça ortaya koymuş Jack London. İnsanların dış görünümüne, içlerinde hissettiklerinden çok daha fazla önem verilmesinden ustaca bahsetmiş. Üst tabakanın sıradan insanlara hakir bakışını, çarkları arasında bu insanları ezişlerini anlatmış.

Kendi düşünceleri ile burjuva yaşam tarzı arasında, arafta kalan Martin Eden çaresizliği mükemmel şekilde ortaya konulmuş.

Söylemeden edemem, kitabın çevirisi beni oldukça tatmin etti ayrıca. İyi çeviri, okuru gerçekten mutlu ediyor. Bu yüzden İthaki Yayınları'na ve Çevirmen Julide Kayaş'a ayrıca teşekkürü borç bilirim.


Artık, Karamazov Kardeşler'e odaklanıp bitirmeye çalışacağım.

Herkese sevgiler!

17 Ocak 2014 Cuma

Öykülerim #6: Ayhan Balcı'nın Sıradan Bir Günü

Bu öyküyü, Yaratıcı Yazmanın Hazzı kitabındaki bir alıştırma için yazmıştım. Sizin de görüşünüzü almak istiyorum.

Görsel alıntıdır.

Bu sabah yine karanlığa uyandım. Başucumdaki dağınık komidinin üzerinde çalıp duran alarmı zar zor bulup susturdum. Az kalsın su bardağını deviriyordum. Suyun dökülmesi önemli değil, hepi topu üç tane olan bardaklardan biri daha eksilmesin diye bütün derdim.

Bu izbe bodrum katına taşındığımdan bu yana ruhumun da dairenin atmosferine paralel olarak izbeleştiğini hissediyorum. Özellikle sabahları günışığına hasret uyandığım için, tüm günüme yayılıyor bu kasvet hali. İki aydır bir paragraf dahi ortaya çıkaramayışımı buna bağlıyorum; ancak bu evde yaşamaya da mecburum, çünkü katta güneşli bir ev tutmaya yetecek kadar gelirim yok, bu ay için izbeye ödediğim kirayı bile zar zor toplayabildim. İlk ve son kitabımı yayınlayan yayınevi iflas edince ortada kaldım. Sağolsunlar birkaç avukat arkadaş yol gösterip yardım ettilerse de giden geri dönmüyor. Dergilere iki üç öykü gönderdim ama onlardan da ses çıkmadı. Şu an aklımda mükemmel bir konu var! Hissediyorum, hayatımın romanını yazmaya çok yakınım ama kalem bile oynatamıyorum. Ah o ilk cümle!!! Bir yazabilsem devamı gelecek ama bu viranede ne mümkün!

Yataktan çıkmak çok zor geliyor, güç bela doğruluyorum. Kahretsin, terliklerimi yine salonda bırakmışım! Kim bilir kaçıncı şişeden sonra, terlik giymek bir yana tuvaletin yolunu bile zor bulmuşumdur. Yerler buz gibi! Ne bir halı ne de kilim var zaten. Üstelik bakımsız da zaten, kara beton! Ev sahibi şu eve bir parke döşetir yahu!

Lambaları yaka yaka tuvalete zor gidiyorum. Karafatmalar sarmış yine etrafı, ulan böcek ilacını boca etmediğim yer kalmadı, bir türlü kökünü kurutamadım şu şerefsizlerin! Gerçi bodrum katlarının her daim müdavimleridir hamamböcekleri. Velhasıl dayanıklı hayvanlar! Bunlara dair bir öykü mü yazsam acaba? Romanıma başlamadan önce bir değişiklik olur, açılırım hem, şu uğursuzluğu atarım üzerimden.

Sifonu çekmeye çalışıyorum, su gelmiyor. Banyoya koşuyorum, muslukları ardına kadar açıyorum, gelen ses yalnızca tekdüze bir tısss! Eyvahlar olsun, suları kesmişler! Demek bugün yarın elektrik de kesilecek. Asıl o zaman yandığımın resmidir. Romanı yazana kadar, ben evsiz barksız kalırsam şaşmamak lazım. Nasıl sansasyonel bir durum olurdu ama, reklamın bundan iyisi olamaz! Acaba abimden biraz borç mu istesem yine? Gerçi vırvır edecek, “bir baltaya sap olamadın”lar “yazarlık karın doyurmuyor oğlum”lar havada uçuşacak ama, başka yol da şimdilik var gibi durmuyor.

Salona doğru hızlıca adım atıyorum çünkü ayaklarım betona temas etmekten neredeyse donacak! Yatak odası haricinde tüm günüm salonda geçiyor. İkici el iki adet çekyat aldım, üzerleri tabii ki sigara yanıklarıyla dolu. Bir iki iz eski sahiplerinden kalma, geri kalan çoğunluk benim eserim. Boyaları kavlamış, tek ayağı aksak bir orta sehpa ise ikisinin arasında tüm hantallığı ile uzanıyor. Üzerinde yedi bira şişesi, eski gazeteler, boş sigara paketleri, akşamdan kalma hazır yemek artıkları ve hurdaya çıkmak üzere olan dizüstü bilgisayarım. Görev çubuğunda her daim bekleyen bir word belgesi ile daima bekleme modunda. Çünkü o mucizevi cümle her an gelebilir bana. Duvara dayalı otuzyedi ekran seyyar antenli televizyonumda uyduruk evlenme programlarını izliyorken bile gelebilir.

Halının üzerine yayılmış kimisi dolu kimisi boş müsveddeler arasından eskimiş terliklerimi güç bela buluyorum. Onları ayağıma geçirir geçirmez bir rahatlık kaplıyor içimi, baba evime girmiş gibi hissediyorum. On iki yıldır hep bu deri terlikleri giyerim. Onlarsız yazamam, ille ki terliklerim ayağımda olacak. Duyanlar yüzlerini ekşitseler de bu benim uğurum. Her yazarın böyle tuhaf huyları vardır hem, değil mi ya?!

Kapı çalıyor, delikten bakıyorum. Bir kargo kuryesi.
“Ayhan Balcı?”
“Evet, benim.”
“Size bir paket var, Nihat Taşdöven’den, kimliğinizi görebilir miyim?”

Koduğumun malı, sanki polissin de kimlik görmek istiyorsun. Söylene söylene kimlik aramaya gidiyorum. Cüzdanımı, dertop edip salonun öte ucuna fırlattığım eskimiş pantolonumun arka cebinden çıkarıp, kimliği adama veriyorum. Aslında yedirmek istiyorum.

“Şuraya bir imza lütfen.”

Uzattığı kalemle uyduruk bir şeyler karalıyorum gösterdiği kutucuğa. Otuzsekiz yaşındayım ve şu ana kadar “benim imzam” diyebileceğim bir kişisel işaretim olmadı benim hiç. Şaheserimi yazmaya başlayınca, bir yandan da etkileyici bir imza oluşturmaya çalışmam lazım. Güzel bir şey çıkmalı ortaya. İmza günüm filan olacak ileride, “Koskoca Ayhan Balcı’nın imzası da bir boka benzemiyormuş.” Diye sövmesinler ardımdan okurlarım.

Paketi çekyatın üzerine fırlatıyorum. İçimden açmak gelmiyor, onun yerine televizyonu açıyorum. Her sabah olduğu gibi, kayıp şahısları arayan ve cinayetleri çözmeye uğraşan o sarışın kadının olduğu kanalın tuşuna basıyorum. Güzel olsa bari, gözüm bayram etse. Pöhhh! Ama beyazcama çıkan insanların da öyküleri ilham getirebilir, belli olmaz o işler.

Aslında aklımı paket kurcalıyor şu an. Köpoğlusu Nihat’ın bana ne gönderdiğini adım gibi bildiğimden açmak istemiyorum o poşeti. Ama içimdeki o ses duyacağım bütün kıskançlığa rağmen açmamı istiyor. Aç ve parçalayıp yok et o kitabı! Yok et ki zehirlemesin seni duyduğun o haset! Şaheserini yaratmana engel olmasın hiddetin!

Dayanamayıp yırtıyorum parlak kargo poşetini. Beşyüz sayfalık tuğla gibi bir şey. Kıskançlık, ilk zerresini düşürdü kanıma. Düşünsene, beşyüz sayfa yazmış şerefsiz! Beşyüz ayrı sayfa! Ben iki ayda kıçıkırık bir paragraf bile dolduramazken, o mankafa binlerce paragraf döşemiş. “Oyuncak Hayatlar”mış, afili bir de kapak tasarlatmış. İlk sayfasına, “Ayhancığıma ilham olması dileklerimle” diye not düşerek, kocaman da bir imza karalamış. Evet, resmen karalama bu be! Sen otur, beşyüz sayfa yaz, ama doğrudürüst bir imza atama, kafana sıçayım senin!

Televizyonun sesinin kesildiğini, salonun cılız ampulü sönüverince farkediyorm. İçim “cızzz” ediveriyor. Kapıya çıkıp elektriği kesmeye gelen adama “Kesmeseniz olmaz mı? Birazdan yatıracağım faturayı.” Diye dil dökmek aklımdan geçiyor ama şu an pelte gibiyim çünkü birazdan yapmaya mecbur kalacağım şey beni mahvedecek.

Cep telefonumu elime alıyorum. Abimin numarasını büyük bir tedirginlikle çaldırıp kapatıyorum. Kontörüm bitmek üzere. O anlar zaten, hemen arar beni. Evet, arıyor şimdi.


“Lan eşşoğlueşşek, paran mı bitti gene?! Demedim mi sana kaç defa, yazarlığa devam edeceksen beni arama diye!”

16 Ocak 2014 Perşembe

Okuduklarım #3: Ben, Kendim ve Bergen - Ayşe Başak Kaban

Merhaba!

Geçen gün burada bahsetmedim ama, cumartesi gününden beri bozuk bir kombi ile yaşıyorduk. Zaten canı burnunda olan kombimiz, patırtılı kütürtülü bir can çekişten sonra tamamen emekliye ayırdı kendini. Sayın eşim, bozulan her eşya gibi kendi usullerince kombiyi de tekrar çalıştıracağını düşünse de, cumartesiden başlayıp pazar öğleden sonraya kadar süren kombi çalıştırma denemelerini "yetkili servisi arayalım bari" diyerek yenilgiyle sonlandırdı. Yetkili servis ise reklamlarında 7/24 çalıştığını ileri sürmesine rağmen, bize ancak salı günü için randevu verdi. Gelen eleman, kombinin anakartının yandığını söyledi ve 400 tele :)) masraf çıkardı, biz de kombiyi değiştirdik. Evimiz orta kat ve güney cephe olmasına rağmen, bu beş günün sonunda  adamakıllı soğumuştu ve bizim ev her zaman sıcak olduğundan dolayı bir elektrikli sobamız bile yoktu, çünkü normalde asla ihtiyaç duymuyorduk. Dediğim gibi, son akşamlarda en etkili ısınma yöntemimiz sıcak su torbalarımızdı :) Isınma neyse de, sıcak suyun olmayışı daha beter bir şeydi ki o konuya değinmeyeceğim bile :/

Soğuktan dolayı okuma hızım da olumsuz etkilendi tabii. Bitirdiğim kitap incecikti ama üç günde zor gördüm sonunu.


Ben, Kendim ve Bergen, Ayşe Başak Kaban
Ayizi Kitap, 144 sayfa

Bu kitabı Sevgili Leylak Dalı'nın instagram profilinde görmüştüm. Önce kapağı dikkatimi çekti, çünkü kuşları çok severim. Tabii ismi de bir o kadar çarpıcı geldi. Bergen vardı isimde. Arabeskin biricik "acıların kadını"ydı Bergen ve yaşam öyküsü beni daima hüzünlendiriyordu. Zaten kitaba adını veren öyküsünde Bergen'in hiç bilmediğimiz yönlerini anlatmış... 

Kitapta on tane öykü yer alıyor. Toplumun neredeyse tüm kanayan yaralarına tek tek parmak basıyor. Kadına şiddet, azınlıkların çektiği acılar, evladı sıkıyönetim esnasında kaybolan analar,engelli evladı olan analar, kendi hallerine bir türlü bıraklıamayan toplumca dışlanmış "aykırı" bireyler, bayram sabahı evden namaz için çıkıp da faili meçhule kurban giden babalar... Hepsi bu on öyküde ete kemiğe bürünüyor.

1972 doğumlu yazar, 2009 yıında başlamış yazmaya. Öyküleri çeşitli yarışmalarda dereceler almış. Bu yönüyle bana da ümit oldu, çünkü yazmaya geç kalmaktan korkuyordum. Tekrar cesaret geldi. :)

Altı çizili bir cümle ile bitiriyorum yazımı.


Sevgiler!


13 Ocak 2014 Pazartesi

Okuduklarım #2: Böğürtlen Kışı - Sarah Jio

Merhaba! :)

Bu ara yazılarımı ağırlıklı olarak kitap yorumlarıma ayırıyorum. Bir kitaba devam ediyorum. Gülayşe Koçak'ın "Yaratıcı Yazmanın Hazzı" isimli kitabına. Yazma alıştırmaları var, sürekli olarak elim kalemimde. İnşallah faydasını görürüm, bir gün alıştırmalarımdan birkaçını da paylaşırım sizinle belki :)

Sırada kitabımızın yorumu var.


Sarah Jio'nun bu kitabını oldukça merak ediyordum. Yazarın okuduğum ilk kitabı, kendisinin de ilk kitabı olan "Mart Menekşeleri" idi. Tatilde okumuştum, baş kahramanımız Esther'in hikayesini hiç unutamam. Blogda da, Mart Menekşeleri'ne ait bir yorumum mevcut. Okumak isterseniz burada. İkinci kitabı olan Yağmur Sonrası'nı okumakla, Böğürtlen Kışı'nı okumak arasında kalmıştım. Ancak, kış mevsiminde olmamızın da etkisiyle Böğürtlen Kışı'nı edinip okumayı tercih ettim.

Böğürtlen Kışı, Sarah Jio
Arkadya Yayınları, 353 sayfa

Üç günde okuyup bitirdim. Alında geniş vakte sahipseniz, bir günde bile okunup bitirilebilir. Satırların arasında hafiften aralıklar var çünkü. Sayfalar kolayca akıyor. Bu arada, Arkadya Yayınları'nın hayran olduğum kapak tasarımları ve püsküllü ayraçları yine beni çok etkiledi, çok beğendim, söylemeden geçemeyeceğim.

Böğürtlen Kışı, Jio'dan alışkın olduğumuz bir tarz olan, geçmişte ve bugünde, iki zamanda birden akıyor. Yani yıllar öncesinde yaşanmakta olan bir hikaye ve şimdiki zamanda geçen başka bir olay örgüsü. Bu iki yaşantının çakışma anı da usta bir olay örgüsüyle kendine hayran bırakıyor. Chick-lit tarzı kitapları fazla okumuyorum ancak bu literatürde, Sarah Jio ve Kristin Hannah'ı tek geçerim.

Hikayemizin geçmiş zaman kısmı 1933 yılında Seattle'da geçiyor. (Hatırlarsanız Mart Menekşeleri'nin arka planında da Seattle'daki Bainbridge Adası vardı. Yazar Seattle'ı seviyor olmalı.) Kahramanımız Vera Ray, üç yaşındaki oğlu Daniel'ı karlı bir mayıs günü gece vardiyasından döndüğünde evde bulamıyor, Daniel sırra kadem basıyor. Vera ise Daniel'ı aramaya koyuluyor.. Günümüzde akan hikayede ise genç gazeteci Claire Aldridge'den, gazetedeki yönetici tarafından, mayıs ayı içerisinde olmalarına rağmen ansızın bastıran kar fırtınası ile ilgili bir haber yapması isteniyor. Ve haber için ona verilen tek anahtar kelime ise "Böğürtlen Kışı"dır. Mevsim dışı ansızın beliren bu tipi Böğürtlen Kışı olarak anılmaktadır ve Seattle'da en son 1933 Mayıs'ında görülmüştür. Daniel'ın kaybolduğu kar fırtınası yani...

Gerisini okumak isteyenlere bırakalım. :) Bu tarz kitapları okumayı seviorsanız eğer, Böğürlen Kışı tam size göre!

Sevgiler!

6 Ocak 2014 Pazartesi

Okuduklarım #1: Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu

Merhaba,

Yeni yılın ilk postunu giriyorum. 2014'te okuma hedefimi vikitap.com'da 60 olarak belirledim. İnşallah tamamlamak da nasip olur umarım.

Ve işte yılın ilk kitabına dair yorumum...






Nar Ağacı, Nazan Bekiroğlu
Timaş Yayınları, 535 sayfa

Uzun zaman bir Nazan Bekiroğlu kitabı okumadıysanız eğer, bir süre sonra okuduğunuz vakit eski bir dostla karşılaşmışsınız izlenimi bırakıyor insanda. Hele o kendine müstesna cümle örgüleri ile. Bekiroğlu ile tanışıklığım "Nun Masalları" ile gerçekleşti, ahbaplığımızı "La: Sonsuzluk Hecesi" ile ilerlettim. Her iki kitapta da, konularını bir kenara bırakırsak, salt kelimelerin ahengi bile beni etkilemişti. Nesirde şiir etkisi oluşturmak gibi bir yeteneği var bence. Eski kelimeler ile yenileri birbirleri ile çok yerinde harmanlıyor.

Nar Ağacı'nı ise yaklaşık altı aydır kütüphanemde bekletiyordum. Bazı kitapları aldığım zaman hemen okumam ben, sebebi yoktur. Beklerim öyle. Ne de olsa zamanı gelecektir. Ondan önce elim uzanmaz. Kitap Kardeşliği Okuma Grubumuzda, Ocak ayı kitabımız "Nar Ağacı" seçilince mutlu oldum. Demek ki, okuma vakti gelmişti sonunda!

Kitap, anlatımda geniş bir coğrafyayı kapsıyor. Trabzon'dan Tiflis'e, Tebriz'den Batum'a uzanıyor. Bir önceki sayfada Yezd'de iken, sonrasında İstanbul'da buluyorsunuz kendinizi. Ve yazarın dedesi ile anneannesine ait olan gerçek bir yaşamöyküsünden yola çıkılması kitabı daha da ilgi çekici kılıyor. Ana karakterlerimiz Taht-ı Süleyman'dan Settarhan ile Trabzonlu Zehra'nın yollarının nasıl kesiştiğini anlatıyor. Tebrizli halı tüccarı Mirza Han oğlu Settarhan ile Hacıbey ile Büyükhanım'ın gözbebekleri Zehra'nın hikayesini..

Bu iki kader birbirine doğru yaklaşırken de Balkan Harbi giriyor devreye, siyasi çalkantılar yaşanıyor Osmanlı'nın dört bir yanında ve dahi Rus coğrafyasında. Ermeni tehciri yaşanıyor, komşular kopuyor birbirlerinden. Sonrasında Trabzon Ruslarca işgal ediliyor. Batum'da Rus ihtilalinin ayak sesleri duyuluyor. Yaşanan ayrılıklar, savaşın yakıcılığı, göç yollarında yaşanan ızdıraplar yazar tarafından ince ince işlenmiş. Çoğumuz hayatımızda bunların hiçbirine tanık olmadık neredeyse, ancak Bekiroğlu'nun kalemi ile iç dünyanızda yaşar gibi şahit oluyorsunuz olanlarla.

Nar Ağacı'nı üç günde okuyup bitirdim. Deyim yerinde ise elimden bırakamadım. Aktım gittim ben de kelimelerin ırmağında.

Alıntılarla tamamlıyorum yazımı.




Sevgiler!