17 Ocak 2014 Cuma

Öykülerim #6: Ayhan Balcı'nın Sıradan Bir Günü

Bu öyküyü, Yaratıcı Yazmanın Hazzı kitabındaki bir alıştırma için yazmıştım. Sizin de görüşünüzü almak istiyorum.

Görsel alıntıdır.

Bu sabah yine karanlığa uyandım. Başucumdaki dağınık komidinin üzerinde çalıp duran alarmı zar zor bulup susturdum. Az kalsın su bardağını deviriyordum. Suyun dökülmesi önemli değil, hepi topu üç tane olan bardaklardan biri daha eksilmesin diye bütün derdim.

Bu izbe bodrum katına taşındığımdan bu yana ruhumun da dairenin atmosferine paralel olarak izbeleştiğini hissediyorum. Özellikle sabahları günışığına hasret uyandığım için, tüm günüme yayılıyor bu kasvet hali. İki aydır bir paragraf dahi ortaya çıkaramayışımı buna bağlıyorum; ancak bu evde yaşamaya da mecburum, çünkü katta güneşli bir ev tutmaya yetecek kadar gelirim yok, bu ay için izbeye ödediğim kirayı bile zar zor toplayabildim. İlk ve son kitabımı yayınlayan yayınevi iflas edince ortada kaldım. Sağolsunlar birkaç avukat arkadaş yol gösterip yardım ettilerse de giden geri dönmüyor. Dergilere iki üç öykü gönderdim ama onlardan da ses çıkmadı. Şu an aklımda mükemmel bir konu var! Hissediyorum, hayatımın romanını yazmaya çok yakınım ama kalem bile oynatamıyorum. Ah o ilk cümle!!! Bir yazabilsem devamı gelecek ama bu viranede ne mümkün!

Yataktan çıkmak çok zor geliyor, güç bela doğruluyorum. Kahretsin, terliklerimi yine salonda bırakmışım! Kim bilir kaçıncı şişeden sonra, terlik giymek bir yana tuvaletin yolunu bile zor bulmuşumdur. Yerler buz gibi! Ne bir halı ne de kilim var zaten. Üstelik bakımsız da zaten, kara beton! Ev sahibi şu eve bir parke döşetir yahu!

Lambaları yaka yaka tuvalete zor gidiyorum. Karafatmalar sarmış yine etrafı, ulan böcek ilacını boca etmediğim yer kalmadı, bir türlü kökünü kurutamadım şu şerefsizlerin! Gerçi bodrum katlarının her daim müdavimleridir hamamböcekleri. Velhasıl dayanıklı hayvanlar! Bunlara dair bir öykü mü yazsam acaba? Romanıma başlamadan önce bir değişiklik olur, açılırım hem, şu uğursuzluğu atarım üzerimden.

Sifonu çekmeye çalışıyorum, su gelmiyor. Banyoya koşuyorum, muslukları ardına kadar açıyorum, gelen ses yalnızca tekdüze bir tısss! Eyvahlar olsun, suları kesmişler! Demek bugün yarın elektrik de kesilecek. Asıl o zaman yandığımın resmidir. Romanı yazana kadar, ben evsiz barksız kalırsam şaşmamak lazım. Nasıl sansasyonel bir durum olurdu ama, reklamın bundan iyisi olamaz! Acaba abimden biraz borç mu istesem yine? Gerçi vırvır edecek, “bir baltaya sap olamadın”lar “yazarlık karın doyurmuyor oğlum”lar havada uçuşacak ama, başka yol da şimdilik var gibi durmuyor.

Salona doğru hızlıca adım atıyorum çünkü ayaklarım betona temas etmekten neredeyse donacak! Yatak odası haricinde tüm günüm salonda geçiyor. İkici el iki adet çekyat aldım, üzerleri tabii ki sigara yanıklarıyla dolu. Bir iki iz eski sahiplerinden kalma, geri kalan çoğunluk benim eserim. Boyaları kavlamış, tek ayağı aksak bir orta sehpa ise ikisinin arasında tüm hantallığı ile uzanıyor. Üzerinde yedi bira şişesi, eski gazeteler, boş sigara paketleri, akşamdan kalma hazır yemek artıkları ve hurdaya çıkmak üzere olan dizüstü bilgisayarım. Görev çubuğunda her daim bekleyen bir word belgesi ile daima bekleme modunda. Çünkü o mucizevi cümle her an gelebilir bana. Duvara dayalı otuzyedi ekran seyyar antenli televizyonumda uyduruk evlenme programlarını izliyorken bile gelebilir.

Halının üzerine yayılmış kimisi dolu kimisi boş müsveddeler arasından eskimiş terliklerimi güç bela buluyorum. Onları ayağıma geçirir geçirmez bir rahatlık kaplıyor içimi, baba evime girmiş gibi hissediyorum. On iki yıldır hep bu deri terlikleri giyerim. Onlarsız yazamam, ille ki terliklerim ayağımda olacak. Duyanlar yüzlerini ekşitseler de bu benim uğurum. Her yazarın böyle tuhaf huyları vardır hem, değil mi ya?!

Kapı çalıyor, delikten bakıyorum. Bir kargo kuryesi.
“Ayhan Balcı?”
“Evet, benim.”
“Size bir paket var, Nihat Taşdöven’den, kimliğinizi görebilir miyim?”

Koduğumun malı, sanki polissin de kimlik görmek istiyorsun. Söylene söylene kimlik aramaya gidiyorum. Cüzdanımı, dertop edip salonun öte ucuna fırlattığım eskimiş pantolonumun arka cebinden çıkarıp, kimliği adama veriyorum. Aslında yedirmek istiyorum.

“Şuraya bir imza lütfen.”

Uzattığı kalemle uyduruk bir şeyler karalıyorum gösterdiği kutucuğa. Otuzsekiz yaşındayım ve şu ana kadar “benim imzam” diyebileceğim bir kişisel işaretim olmadı benim hiç. Şaheserimi yazmaya başlayınca, bir yandan da etkileyici bir imza oluşturmaya çalışmam lazım. Güzel bir şey çıkmalı ortaya. İmza günüm filan olacak ileride, “Koskoca Ayhan Balcı’nın imzası da bir boka benzemiyormuş.” Diye sövmesinler ardımdan okurlarım.

Paketi çekyatın üzerine fırlatıyorum. İçimden açmak gelmiyor, onun yerine televizyonu açıyorum. Her sabah olduğu gibi, kayıp şahısları arayan ve cinayetleri çözmeye uğraşan o sarışın kadının olduğu kanalın tuşuna basıyorum. Güzel olsa bari, gözüm bayram etse. Pöhhh! Ama beyazcama çıkan insanların da öyküleri ilham getirebilir, belli olmaz o işler.

Aslında aklımı paket kurcalıyor şu an. Köpoğlusu Nihat’ın bana ne gönderdiğini adım gibi bildiğimden açmak istemiyorum o poşeti. Ama içimdeki o ses duyacağım bütün kıskançlığa rağmen açmamı istiyor. Aç ve parçalayıp yok et o kitabı! Yok et ki zehirlemesin seni duyduğun o haset! Şaheserini yaratmana engel olmasın hiddetin!

Dayanamayıp yırtıyorum parlak kargo poşetini. Beşyüz sayfalık tuğla gibi bir şey. Kıskançlık, ilk zerresini düşürdü kanıma. Düşünsene, beşyüz sayfa yazmış şerefsiz! Beşyüz ayrı sayfa! Ben iki ayda kıçıkırık bir paragraf bile dolduramazken, o mankafa binlerce paragraf döşemiş. “Oyuncak Hayatlar”mış, afili bir de kapak tasarlatmış. İlk sayfasına, “Ayhancığıma ilham olması dileklerimle” diye not düşerek, kocaman da bir imza karalamış. Evet, resmen karalama bu be! Sen otur, beşyüz sayfa yaz, ama doğrudürüst bir imza atama, kafana sıçayım senin!

Televizyonun sesinin kesildiğini, salonun cılız ampulü sönüverince farkediyorm. İçim “cızzz” ediveriyor. Kapıya çıkıp elektriği kesmeye gelen adama “Kesmeseniz olmaz mı? Birazdan yatıracağım faturayı.” Diye dil dökmek aklımdan geçiyor ama şu an pelte gibiyim çünkü birazdan yapmaya mecbur kalacağım şey beni mahvedecek.

Cep telefonumu elime alıyorum. Abimin numarasını büyük bir tedirginlikle çaldırıp kapatıyorum. Kontörüm bitmek üzere. O anlar zaten, hemen arar beni. Evet, arıyor şimdi.


“Lan eşşoğlueşşek, paran mı bitti gene?! Demedim mi sana kaç defa, yazarlığa devam edeceksen beni arama diye!”

16 Ocak 2014 Perşembe

Okuduklarım #3: Ben, Kendim ve Bergen - Ayşe Başak Kaban

Merhaba!

Geçen gün burada bahsetmedim ama, cumartesi gününden beri bozuk bir kombi ile yaşıyorduk. Zaten canı burnunda olan kombimiz, patırtılı kütürtülü bir can çekişten sonra tamamen emekliye ayırdı kendini. Sayın eşim, bozulan her eşya gibi kendi usullerince kombiyi de tekrar çalıştıracağını düşünse de, cumartesiden başlayıp pazar öğleden sonraya kadar süren kombi çalıştırma denemelerini "yetkili servisi arayalım bari" diyerek yenilgiyle sonlandırdı. Yetkili servis ise reklamlarında 7/24 çalıştığını ileri sürmesine rağmen, bize ancak salı günü için randevu verdi. Gelen eleman, kombinin anakartının yandığını söyledi ve 400 tele :)) masraf çıkardı, biz de kombiyi değiştirdik. Evimiz orta kat ve güney cephe olmasına rağmen, bu beş günün sonunda  adamakıllı soğumuştu ve bizim ev her zaman sıcak olduğundan dolayı bir elektrikli sobamız bile yoktu, çünkü normalde asla ihtiyaç duymuyorduk. Dediğim gibi, son akşamlarda en etkili ısınma yöntemimiz sıcak su torbalarımızdı :) Isınma neyse de, sıcak suyun olmayışı daha beter bir şeydi ki o konuya değinmeyeceğim bile :/

Soğuktan dolayı okuma hızım da olumsuz etkilendi tabii. Bitirdiğim kitap incecikti ama üç günde zor gördüm sonunu.


Ben, Kendim ve Bergen, Ayşe Başak Kaban
Ayizi Kitap, 144 sayfa

Bu kitabı Sevgili Leylak Dalı'nın instagram profilinde görmüştüm. Önce kapağı dikkatimi çekti, çünkü kuşları çok severim. Tabii ismi de bir o kadar çarpıcı geldi. Bergen vardı isimde. Arabeskin biricik "acıların kadını"ydı Bergen ve yaşam öyküsü beni daima hüzünlendiriyordu. Zaten kitaba adını veren öyküsünde Bergen'in hiç bilmediğimiz yönlerini anlatmış... 

Kitapta on tane öykü yer alıyor. Toplumun neredeyse tüm kanayan yaralarına tek tek parmak basıyor. Kadına şiddet, azınlıkların çektiği acılar, evladı sıkıyönetim esnasında kaybolan analar,engelli evladı olan analar, kendi hallerine bir türlü bıraklıamayan toplumca dışlanmış "aykırı" bireyler, bayram sabahı evden namaz için çıkıp da faili meçhule kurban giden babalar... Hepsi bu on öyküde ete kemiğe bürünüyor.

1972 doğumlu yazar, 2009 yıında başlamış yazmaya. Öyküleri çeşitli yarışmalarda dereceler almış. Bu yönüyle bana da ümit oldu, çünkü yazmaya geç kalmaktan korkuyordum. Tekrar cesaret geldi. :)

Altı çizili bir cümle ile bitiriyorum yazımı.


Sevgiler!


13 Ocak 2014 Pazartesi

Okuduklarım #2: Böğürtlen Kışı - Sarah Jio

Merhaba! :)

Bu ara yazılarımı ağırlıklı olarak kitap yorumlarıma ayırıyorum. Bir kitaba devam ediyorum. Gülayşe Koçak'ın "Yaratıcı Yazmanın Hazzı" isimli kitabına. Yazma alıştırmaları var, sürekli olarak elim kalemimde. İnşallah faydasını görürüm, bir gün alıştırmalarımdan birkaçını da paylaşırım sizinle belki :)

Sırada kitabımızın yorumu var.


Sarah Jio'nun bu kitabını oldukça merak ediyordum. Yazarın okuduğum ilk kitabı, kendisinin de ilk kitabı olan "Mart Menekşeleri" idi. Tatilde okumuştum, baş kahramanımız Esther'in hikayesini hiç unutamam. Blogda da, Mart Menekşeleri'ne ait bir yorumum mevcut. Okumak isterseniz burada. İkinci kitabı olan Yağmur Sonrası'nı okumakla, Böğürtlen Kışı'nı okumak arasında kalmıştım. Ancak, kış mevsiminde olmamızın da etkisiyle Böğürtlen Kışı'nı edinip okumayı tercih ettim.

Böğürtlen Kışı, Sarah Jio
Arkadya Yayınları, 353 sayfa

Üç günde okuyup bitirdim. Alında geniş vakte sahipseniz, bir günde bile okunup bitirilebilir. Satırların arasında hafiften aralıklar var çünkü. Sayfalar kolayca akıyor. Bu arada, Arkadya Yayınları'nın hayran olduğum kapak tasarımları ve püsküllü ayraçları yine beni çok etkiledi, çok beğendim, söylemeden geçemeyeceğim.

Böğürtlen Kışı, Jio'dan alışkın olduğumuz bir tarz olan, geçmişte ve bugünde, iki zamanda birden akıyor. Yani yıllar öncesinde yaşanmakta olan bir hikaye ve şimdiki zamanda geçen başka bir olay örgüsü. Bu iki yaşantının çakışma anı da usta bir olay örgüsüyle kendine hayran bırakıyor. Chick-lit tarzı kitapları fazla okumuyorum ancak bu literatürde, Sarah Jio ve Kristin Hannah'ı tek geçerim.

Hikayemizin geçmiş zaman kısmı 1933 yılında Seattle'da geçiyor. (Hatırlarsanız Mart Menekşeleri'nin arka planında da Seattle'daki Bainbridge Adası vardı. Yazar Seattle'ı seviyor olmalı.) Kahramanımız Vera Ray, üç yaşındaki oğlu Daniel'ı karlı bir mayıs günü gece vardiyasından döndüğünde evde bulamıyor, Daniel sırra kadem basıyor. Vera ise Daniel'ı aramaya koyuluyor.. Günümüzde akan hikayede ise genç gazeteci Claire Aldridge'den, gazetedeki yönetici tarafından, mayıs ayı içerisinde olmalarına rağmen ansızın bastıran kar fırtınası ile ilgili bir haber yapması isteniyor. Ve haber için ona verilen tek anahtar kelime ise "Böğürtlen Kışı"dır. Mevsim dışı ansızın beliren bu tipi Böğürtlen Kışı olarak anılmaktadır ve Seattle'da en son 1933 Mayıs'ında görülmüştür. Daniel'ın kaybolduğu kar fırtınası yani...

Gerisini okumak isteyenlere bırakalım. :) Bu tarz kitapları okumayı seviorsanız eğer, Böğürlen Kışı tam size göre!

Sevgiler!

6 Ocak 2014 Pazartesi

Okuduklarım #1: Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu

Merhaba,

Yeni yılın ilk postunu giriyorum. 2014'te okuma hedefimi vikitap.com'da 60 olarak belirledim. İnşallah tamamlamak da nasip olur umarım.

Ve işte yılın ilk kitabına dair yorumum...






Nar Ağacı, Nazan Bekiroğlu
Timaş Yayınları, 535 sayfa

Uzun zaman bir Nazan Bekiroğlu kitabı okumadıysanız eğer, bir süre sonra okuduğunuz vakit eski bir dostla karşılaşmışsınız izlenimi bırakıyor insanda. Hele o kendine müstesna cümle örgüleri ile. Bekiroğlu ile tanışıklığım "Nun Masalları" ile gerçekleşti, ahbaplığımızı "La: Sonsuzluk Hecesi" ile ilerlettim. Her iki kitapta da, konularını bir kenara bırakırsak, salt kelimelerin ahengi bile beni etkilemişti. Nesirde şiir etkisi oluşturmak gibi bir yeteneği var bence. Eski kelimeler ile yenileri birbirleri ile çok yerinde harmanlıyor.

Nar Ağacı'nı ise yaklaşık altı aydır kütüphanemde bekletiyordum. Bazı kitapları aldığım zaman hemen okumam ben, sebebi yoktur. Beklerim öyle. Ne de olsa zamanı gelecektir. Ondan önce elim uzanmaz. Kitap Kardeşliği Okuma Grubumuzda, Ocak ayı kitabımız "Nar Ağacı" seçilince mutlu oldum. Demek ki, okuma vakti gelmişti sonunda!

Kitap, anlatımda geniş bir coğrafyayı kapsıyor. Trabzon'dan Tiflis'e, Tebriz'den Batum'a uzanıyor. Bir önceki sayfada Yezd'de iken, sonrasında İstanbul'da buluyorsunuz kendinizi. Ve yazarın dedesi ile anneannesine ait olan gerçek bir yaşamöyküsünden yola çıkılması kitabı daha da ilgi çekici kılıyor. Ana karakterlerimiz Taht-ı Süleyman'dan Settarhan ile Trabzonlu Zehra'nın yollarının nasıl kesiştiğini anlatıyor. Tebrizli halı tüccarı Mirza Han oğlu Settarhan ile Hacıbey ile Büyükhanım'ın gözbebekleri Zehra'nın hikayesini..

Bu iki kader birbirine doğru yaklaşırken de Balkan Harbi giriyor devreye, siyasi çalkantılar yaşanıyor Osmanlı'nın dört bir yanında ve dahi Rus coğrafyasında. Ermeni tehciri yaşanıyor, komşular kopuyor birbirlerinden. Sonrasında Trabzon Ruslarca işgal ediliyor. Batum'da Rus ihtilalinin ayak sesleri duyuluyor. Yaşanan ayrılıklar, savaşın yakıcılığı, göç yollarında yaşanan ızdıraplar yazar tarafından ince ince işlenmiş. Çoğumuz hayatımızda bunların hiçbirine tanık olmadık neredeyse, ancak Bekiroğlu'nun kalemi ile iç dünyanızda yaşar gibi şahit oluyorsunuz olanlarla.

Nar Ağacı'nı üç günde okuyup bitirdim. Deyim yerinde ise elimden bırakamadım. Aktım gittim ben de kelimelerin ırmağında.

Alıntılarla tamamlıyorum yazımı.




Sevgiler!