16 Aralık 2016 Cuma

Okuduklarım #54: Kırlangıç Dönümü, Sinan Sülün

Herkese merhaba!

Yavaş yavaş 2016 yılının sonuna doğru gelirken, herkes kitap dökümünü yapmaya başladı. Ben önceleri okuğum kitapları Vikitap'ta toparlıyordum. Fakat Vikitap güncelliğini benim için fazla koruyamamıştı, bırakmıştım. Goodreads'e ise her zaman biraz mesafeli durmuştum. Ama yılın sonlarına doğru hem Goodreads'e hızlı bir giriş yaptım, hem de özlediğim bloguma geri döndüm. Gelecek sene bu iki mecrada daha derli toplu bir arşiv ve yorumlama faaliyetini sürdürmek istiyorum inşallah.

Bu yıl ise Çağan'lı hayatın getirisi olabileceğini düşündüğüm okuyamama durumunun aksine 54. kitabımı bitirmiş bulunuyorum. Tüm dökümü bu yıl bitmeden bloga koyarım inşallah :)

Lafı fazla uzatmadan, Kırlangıç Dönümü'nü yorumlayayım.


Kırlangıç Dönümü, Sinan Sülün
İletişim Yayınları, İstanbul 2015
257 sayfa

Sinan Sülün'e çoook sevilen öykü kitabı olan Karahindiba ile başlamam gerekirdi biliyorum fakat ben ilk romanı Kırlangıç Dönümü ile tanıdım yazarı. Öykü türünde çıtayı oldukça yüksek tutan Sülün'ü, bu türde tanımış olsam belki daha sağlam bir yorum yapabilirdim.

Kırlangıç Dönümü, haksız yere on yıl hapiste tutulan Ali'nin hikayesi. Çocuk ruhu taşıyan bir yetişkin Ali, bizimle aynı dünyayı paylaşmıyor. Onun dünyası bambaşka. Çıkarın, riyanın, yalanın yer almadığı farklı bir alem. Ve Ali Verda'yı görüyor. Görür görmez ona aşık oluyor. Koşmaya başlıyor ipinden boşanmış atlar gibi.. Bir elmada iki diş izi olmak istiyor onunla..


Naif bir hikaye, şiir gibi bir dille yazılınca ortaya okuması haz veren bir roman çıkıyor. Evet, sevmesine severek okudum ama beni tatmin etmeyen yerler de oldu. Öyle çok övgü duydum ki yazar hakkında, mesela ben daha zengin bir dil bekliyordum. Ama roman kendisini okutsa da fazla zengin bir dile sahip olduğunu söyleyemeyeceğim. Anlatımını sevdiğim, aşka dair, hayata dair okumayı sevenlere önereceğim bir kitap. Bu kadar.

Ben bir de Karahindiba'yı okuyacağım. Bakalım orada yazar neler döktürmüş?

Herkese sevgiler!

8 Aralık 2016 Perşembe

Okuduklarım #53: Ölmeye Yatmak - Dar Zamanlar I, Adalet Ağaoğlu

Merhaba!

Yaklaşan yeni yıl ile birlikte her yıl yeni mutluluklar, ümitler gelirdi bana. Bu sene nedense pek o modda değilim. Hatta biraz karamsarım bile denilebilir. Bunda alınmayan saatlerin etkisi var mı bilemiyorum. Bana beni biraz ateşleyecek, mutluluk kibriti çaktıracak bir şeyler gerekli. bir bulabilsem... 

Neyse, sizi şahsi dertlerimle fazlaca sıkmadan kitabımı yorumlamaya girişeyim. 


Bu şubatta (Şubattı sanıyorum, yanılabilirim ay konusunda; ama bu yıl olduğundan eminim.) Adalet Ağaoğlu'nun güncelerinin ilk cildi Damla Damla Günler-1'i okumuştum. O günlerin kaydını tutarken, bir yandan da Ölmeye Yatmak romanının yazım sancılarını aktarıyordu sayfalara. Kah yazıyor, kah durgunluktan şikayet ediyor; kimi günler ise hiç yazamadığından, ilerleyebilecek bir yol bulamadığından bahsediyordu. Mart ayı kitap siparişimde tabii ki Ölmeye Yatmak'ı da istedim. Sonuç, ancak aralık ayında okuyabildim.

Okumaya başladığım anda ise inanılmaz bir hayıflanma duydum içimde; "Ben neden daha evvelden okumadım bu kitabı?" Çünkü inanılmaz bir şekilde içine çekti beni. 


Ölmeye Yatmak (Dar Zamanlar-I), Adalet Ağaoğlu
Everest Yayınları, 400 sayfa

Öğretim üyesi modern Türk kadını Aysel'in iç hesaplaşmasıydı satırlarda var olan. Bir otel odasında ölmeye yatarken dünyada bıraktıklarını sorguluyordu. Küçük bir ilçede küçük ve tutucu bir esnafın baskı altındaki kızıyken, hangi savaşımlarla bu noktaya geldiği. Aslında sorgulanan Cumhuriyet'in ilk yıllarında ne denli "imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle" olmaya çalıştığımız ve ne kadar olabildiğimizdir. İkinci Dünya Savaşı; bozulan dengeler, karneyle verilen ekmek, ama isteyenlerin böreklik un bulabildikleri bir çevre. İdealist Dündar Öğretmen ve öğrencileri Ali, Aysel, Aydın, Namık ve diğerleri.

Sevgili Leylak Dalı'nın da tavsiyesiyle en kısa zamanda ikinci kitap "Bir Düğün Gecesi" ile devam edeceğimdir inşallah.

Herkese çok sevgiler!

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama

Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu

YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor. 

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur

haydar-colakoglu-teb

Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir. 

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye

Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

28 Kasım 2016 Pazartesi

Okuduklarım #52: Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler, Yalçın Tosun

Merhaba!

Uzun zamandır yazamadım, hatta bitirdiğim bir önceki kitabımın yorumunu giremedim. Kasıma güzel başlamıştım ama genel bir kırık hava ile devam ediyorum. Daha iyilerine olan daim ümidimle..



Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler, Yalçın Tosun
YKY Yayınları, Nisan 2016 (7. Baskı)
87 Sayfa

Yalçın Tosun okumaya uzun zamandır heves ediyordum, geçen ay sipariş verdiğim kitaplar arasına ilk kitabını bu nedenle ekledim. Son günlerde iyice durgunlaşan sayfalar arası kişisel maratonumda ivmeyi biraz artırmak için de bir can simidi oldu bana.

16 öyküden, 16 çarpıcı öyküden oluşan bir kitap. Sert, karanlık, hüzünlü ve üzücü cümlelerle örülmüş bu öyküler. Bana fazla geldi hatta; kitapta hüküm süren genel kasvet zaten ağırlaşmış ruhumu iyice ağırlaştırdı. 

Genel olarak oldukça sevilen ve takip edilen yazarla, ben iyi bir ilişki kuramadım. Zaten her yazarla aram iyi olsa kendimden şüphe ederdim.

Herkese sevgiler!

18 Kasım 2016 Cuma

Okuduklarım #50 Mezeci Çırağı, Özkan İrman ve İzlediklerim #2 Gayri Resmi Hürrem

Merhaba!

Salyangoz hızında okuyanların birincisi hala benim sanırım! Aslında kitabı bitireli de bir zaman geçti fakat ben yorum yazısını ancak girebiliyorum. Araya bir takım işler ve bir tiyatro oyunu girdi :)


Mezeci Çırağı, Özkan İrman
Alakarga Yayınları, 2016
87 Sayfa

Arka kapak yazısından başlayalım.

"Özkan İrman, Mezeci Çırağı adlı kitabında, 70'li yılların Bursa'sına götürüyor bizi. O yılların Bursa'sında Pirinç Hanı, ilin en gözde hanlarından biridir. Bir yanda demirciler demir döver, bir yanda dericiler çalışır, ustalar, çıraklar, kendilerine özgü han dünyasında yaşayıp giderler. Yazarın anılarına dayanan bu anlatı, o yıllarda Pirinç Hanı'nda, babasının yanında "mezeci çıraklığı" yapan bir çocuğun gözünden anlatılır. Birbirinden renkli karakterlerin, dostluğun, dayanışmanın, aşk acılarının yaşandığı, insanlığın bambaşka bir insanlık olduğu 70'li yılların bu sıcak fotoğrafını çok seveceksiniz.

Mezeci Çırağı'nın filme alındığını ve yakında gösterime gireceğini de duyurmuş olalım..."

Kitap bundan ibaret. "Yaşayıp giderler..." eksiği olmadığı gibi fazlası da yok. Ben doğrusu kapağına bayılmıştım, "Kapağı bu kadar güzelse, içerik de on numaradır," diye düşünmüştüm fakat hayal kırıklığına uğradım.

Çarşamba akşamı Şinasi Sahnesi'nde izlediğim "Gayri Resmi Hürrem" de bende Mezeci Çırağı gibi bir etki oluşturdu. Dekor, müzik, bilhassa oyuculuklar harikaydı fakat konu şi,mdiye kadar tekrar, tekrar ve takrar işlenen bir konu olduğu için fazlasıyla tanıdık ve sıkıcıydı. Yeni bir yorum getirilmiştir belki hevesiyle gittiğim fakat ikinci perdenin kapanmasını beklediğim bir oyun oldu.

Herkese şimdiden mutlu hafta sonları!!! :)

14 Kasım 2016 Pazartesi

Okuduklarım #49: Terk Edenler ve Kalanlar, Elena Ferrante

Merhaba!

Bir haftada bir kitabı, hem de en sevdiğim serinin kitabını ancak bitirebilmenin mahcubiyetini hissediyorum! "Napoli Romanları"na zaten oldukça geç başladım. Aslında kitapları hem "Ne olacak?" merakıyla yutarcasına okuyorum, hem de "Bitmese keşke!" diye kendimi frenlemeye de çalışırım. Ama bu sefer belirgin bir yavaşlık yaşadım. Kısa zamanda üzerimden silinmesini diliyorum :)


Terk Edenler ve Kalanlar, Elena Ferrante
Everest Yayınları, 2016
458 Sayfa

Lila ve Lénu'nun öyküsü devam ediyor. Artık her ikisi de çocuklu birer annedir ama yaşamları farklı şehirlerde ve farklı koşullarda devam eder. Lila, kocasından ayrılmış, önceki görkemli hayatını elinin tersiyle ittirip bir salam fabrikasında kendi hayatını kazanmaktadır. Lénu ise çok genç yaşta Profesör olan kocası ile başta mutlu görünen fakat kendini giderek pasif hissettiği bir evlilik yaşamaktadır. Giderek kendini ve yaşadığı hayatı sorgulamaya başlayan Lénu'nun istikameti ne yöne doğru ilerleyecektir? 

Daha Lénu ağırlıklı bir kitap olmuş, onun iç dünyasına daha fazla iniyoruz. Oldukça severek okuduğum bir kitaptı. Ve yine Ferrante en heyecanlı yerinde kitabı bitirmiş! Son kitabı bir an evvel okumam gerek ki, rahata erebileyim :)

Herkese mutlu haftalar!!!

4 Kasım 2016 Cuma

Okuduklarım #48: Gülhisarlı Terziler - Hüsnü Arkan ve "Ekşi Elmalar"a Dair Bir İki Söz

Herkese merhaba!

Hafta başında bir kitap tanıtımı yapmıştım, şimdi de haftaiçinin enn güzel günü olan cuma günü bir kitap yorumu ile haftayı kapatayım :)

Aslında araya mini bir film yorumu da ekleyebilirim. Pazartesi günü gitmiştim Ekşi Elmalar'a.


Güzel beklentilerle girdiğim fakat hiçbir şey hissetmeden çıktığım bir film oldu. Filmin bana verdiği hiçbir şey yok; nötr. Herşeyden bahsetmiş ama hiçbir şey yok ortada. Bir iki sahnede gülümsedim; bir iki sahnede duygulandım. Ama film ne üzerine? Ben anlayamadım...

Başka bir anlayamama durumunu ise Gülhisarlı Terziler'de yaşadım...


Gülhisarlı Terziler, Hüsnü Arkan
Kırmızı Kedi Yayınları, Ekim 2016
213 Sayfa 

Bir önceki kitap siparişimde gelenlerden biriydi Gülhisarlı Terziler. İsmi ile oldukça etkilemişti beni ve yazarlığını oldukça merak ettiğim Hüsnü Arkan ile son kitabı vasıtasıyla tanışmak istemiştim.
Ayhan Demir'in ve Gülhisar'daki Gühisar'a mahkum hayatının anlatımı oldukça değişikti. Kahramanları peşisıra bölümlerde ayrı ayrı konuşturmuş yazar. Ama bu bölümler, karanlık bir odada bir kibrit çakımı sürede görebildiklerimiz kadar bir izlenim sunuyor bize. Arka kapağı okuyunca biraz "spoiler" duygusu yaşadım zaten. Başı ile sonunu ayırt edemediğim; "Ekşi Elmalar" filminin kitap versiyonunu yaşadığım bir okuma süreci yaşattı bana Gülhisarlı Terziler.

Ama çok, çok sevdiğim cümleler vardı kitapta. Haklarını yiyemem; kimisi gerçekten insanı can evinden yakalıyordu:

"Çekmecesi hala sabun ve iplik kokan, annemden kalma bir dikiş makinesi var."
Bu cümle beni aldı, 1992 yılına ışınladı resmen. Halamın pedallı Singer dikiş makinesinin çekmecesi aynen cümlede bahsedilen gibi, sabun ve iplik kokardı. Tuhaf, değişik bir kokuydu; hala ununtamam. O güzel çocukluğumu unutamadığım gibi...

"İnsanlar acılarını gülümseyerek hatırlamayı ne ara öğrenirler? Hemen mi? Çok sonradan mı, yaşlanınca mı?" S.53

"İnsan, dünyaya, hakikatlere tahammül edebilmek için değişik yollar buluyor. Benimki de bu; okumak! Kimi işine sarılır, kimi paraya sarılır, kimi sevgiye, kimi de nefrete. Ben bunlara sarıldım. Bazılarına bu da kifayet etmiyor; okuduğumuz bu kitapları yazıyorlar. Bazen ben de yazıyorum ama onlar gibi yazamıyorum. Yalnızca kendi hayatımın hakikatleri hakkında yazıyorum."

"Dünya zamanla küçülür."

Herkese şimdiden iyi haftasonları dilerim, sevgiyle!

31 Ekim 2016 Pazartesi

Okuduklarım #47: Doğu Avrupa'ya Yolculuk - Gabriel Garcia Marquez

Merhaba!

Uzun sayılan bir haftasonu tatilinin ardından, pazartesi gününe başlamanın dinamizmini yaşamayı ben de çok isterdim inanın :)

Bu arada başlıkta neden #47 yazdım? Çünkü 2016'nın 47. kitabı benim için :) Çağan doğduktan sonra nedense fazla okuyamayacağım gibi bir endişeye kapılmıştım ama zaman geçtikçe bunun yersiz bir korku olduğunu anladım. Benim için hayat, çalışmaya geri döndükten sonra daha bir düzene girdi. Bu sayede yapmak istediğim her şeye kıt kanaat de olsa zaman bulmuş olduyorum :) Bu kitabı da bölük pörçük zaman aralıklarında tamamladım. Aslında bir solukta okunacak, 139 sayfalık bir kitaptı ama haftasonunda gezeyim tozayım, ev işi yapayım derken dün akşam ancak bitirdim. 



Doğu Avrupa'da Yolculuk
Gabriel Garcia Marquez
Can Yayınları, 2016
139 Sayfa

Çok dile getirdiğim bir mevzu değil fakat söyleyeyim, ben Marquez okurken hep bir tedirginlik duyarım; büyülü gerçekçi bir yazar olduğu için metinlerinde hep havada kalan bir şeyler olur benim için. - Belki de ben gerçekçi metinlerden hoşlandığım için oluşan bir tedirginliktir bu, bilemiyorum. Bu kitabı alırken de bu ikirciklenmeyi yaşadım, ama Doğu Avrupa merakım baskın çıktı.

Kitabı elimden aldığım andan itibaren sardı beni konusu. Demir Perde ülkeleri her zaman gizemlidir ve yukarıda belirttiğim gibi benim her daim merakımı cezbeden zaman-mekan kombinasyonuna sahiplerdir. Marquez bu sefer gazeteci dili kullanmış; Doğu Avrupa seyahatini oldukça kuvvetli gözlemleri ve mükemmel betimlemeleriyle aktarmış okuyucusuna. Doğu Almanya'dan başlayıp Sovyetlere dek uzanan büyük bir coğrafyadaki insan panoramasını resmetmiş; çoğu hüzünlü, duygusal, ketum insanlar bunlar. Kimisi duygularını kelimelere dökmekten bile çekiniyor.. Bunda içinde bulunulan siyasi ortamın da etkisi oldukça büyük. -Gözlemlerini o yıllar itibariyle gerçekleştirmiş Marquez, okurken bunu göz önünde tutmanın büyük önemi var.

Ülkelerin genel panoramaları da bir hayli ilginç. Sadece sanayinin üzerine düşen ülkeler olduğu gibi, savaştan büyük yaralarla çıkan kentlerin aslına sadık kalınarak yeniden inşasına dair ilginç bahisler de var kitapta. 

Ben kitabı okursunuz diye burada doya doya bahsedemiyorum, ama seyahat yazılarına ilginiz varsa muhakkak okuyun derim!

28 Ekim 2016 Cuma

Kitap Alışverişim

Merhaba!

Ankara'da sonbahar mevsiminin en tadına doyulmaz günlerini sürüyoruz -bence- şu sıralar. İşyerimin bulunduğu kampüsün şehre nazaran yeşillik oranı fazla olması da bu tadı artırıyor. Öğle arası yürüyüşlerimi kuruyup dökülmüş sarı sarı yaprakların üzerinde gerçekleştiriyorum mesela.. Tel örgülere sarılmış sarmaşıkların kızılı büyülüyor beni..


Bu ismini bilmediğim minnoş bodur ağaç da çok dikkatimi çekiyor. Yanından geçerken bakışlarımla seviyorum onu :)


Gelelim başlıktan anlayacağınz üzere alışveriş hususuna.. Temmuz ayından beri kitap alışverişi yapmamıştım. Kendimce bir sepet oluşturdum, durup durup ekleme-çıkarmalar yapıyordum ki; en sonunda bir gün dayanamadım "Bir daha mı gelicem ben dünyaya be?!" diyip "sipariş ver" butonuna bastım gitti :) Karşınızda ise gelen güzellikler :)))

-Mezeci Çırağı : Kapağına vurulup aldığım bir kitap. Ve sanıyorum yazarın ilk kitabı, ilk kitaplara ayrı bir takıntım var benim. Ama çok cici değil mi???

-Kritimu, Girit'im Benim : Daha evvelden Saba Altunsay'ın "Benim Hiç Suçum Yok" isimli kitabını okumuş ve gerek kalemine gerek konusuna hayran kalmıştım. O yüzden bu kitabını da muhakkak okumalıyım diye düşündüm.

-Muhtelif Evhamlar Kitabı :Bu kitaba dair hiçbir fikrim yok. Yani önceden incelediğim bir kitap değil, tamamen spontane gelişti alışverişi :)

-Gülhisarlı Terziler : Biliyorsunuz Hüsnü Arkan'ın son kitabı. Evvelce hiç Hüsnü Arkan okumadığımdan mütevellit, son kitabı ile başlayacağım yazarı tanımaya.


-Terk Edenler ve Kalanlar : Napoli Romanları serisinin üçüncü kitabı. İlk iki romanı soluksuz okudum, üçüncüyle serüvene devam edeceğim inşallah.

-Doğu Avrupa'ya Yolculuk : Marquez'in bu kitabı beni ismiyle cezbetti doğrusu çünkü Doğu Avrupa her daim ilgimi çekmiştir.

-Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler : Yalçın Tosun'u okumayan kaldı mı diye merak ederseniz evet, kaldı: Ben! İlk kitabı ile Tosun'un yazın dünyasına adımımı atacağım.

-Beyaz Geceler : Geç kalınmış bir klasik benim için. Ama zararın neresinden dönersem kardır!

-Sineklerin Tanrısı : Bir geç kalınmış klasik daha! Seveceğime ise eminim!



Yarın Cumhuriyetimizin 93. yaş günü! 
İyi ki varsın Cumhuriyet!!!
Kutlu olsun!!!!!

25 Ekim 2016 Salı

Eve Dönüş ve "Sacide"

Merhaba!

Uzun zaman olmuş bloguma uğramayalı. Tıpkı seneler sonra evine geri dönmek gibi bir his var içimde. Perdeleri, camları açmalı; içeri taze hava dolmalı. Eve canlılık katmalı, "yuva" olmalı, ısınmalı. Sona bir kahve pişirip, anlatmalı; neler yaptım, neler ettim?

En son yazımı yayınlayalı iki seneden fazla olmuş. O zamandan bugüne çok şey değişti. En esaslı değişim, hayatıma Çağan'ın girmesiyle başladı. Annelik; ne muhteşem bir duygu! Aynı zamanda da fazla bir şey değişmedi sanki; hala aynı kitap-kalem-defter-yazma düşkünü ben..

Bir de insan tembelliğe kolay alışıyor. Rutininden bir kez sapınca, kendini kaytarmanın davetkar kollarında buluveriyorsun. Instagram tam yeni dünyaya göre; daha hızlı, daha interaktif, daha popüler. Blog ise daha kadim, daha kalıcı, sadık. Geçenlerde sevgili Neslihan'ı gördüm blog yazarken. Nasıl özendim, nasıl içim kabardı; o an karar verdim bloguma dönmeye. Madem yazmayı seviyorum, al sana mis gibi çöplük, kendi kendine öt dur :)

Neyse, fazla uzatmayayım. 


Dün akşam, kendi adıma Devlet Tiyatroları sezon açılışımı yaptım. Nihayet! Çünkü geçen yıl taze bir anne olarak pek fazla kültürel etkinliklere katılamıyordum ama bu yıl bu açığı kapatmaya kararlıyım! Ekibim de hazır; eşim, kardeşim ve ben :)

Biletleri geçen hafta salı günü almıştım, bir haftayı zor geçirdim. Eee, hasret var sahneye malum. Altındağ Tiyatrosu'ndaydı oyunumuz, adı Sacide. Daha biletleri alırken beğeneceğime kesinlikle emin olduğum bir oyundu. Bazen bana böyle hisler gelir; bir kitabı alırken de o kitabı seveceğimi önceden hissederim. O yüzden pek az kitap beni hayal kırıklığına uğratır. Bu belki de kendimi ve beklentilerimi iyi tanımamdan kaynaklanıyordur. Bilemiyorum.


2 perdelik bir oyundu. Tanıtımından kopyalıyorum;

Sacide; 40’lı yaşlarda, abisinin evinin bir odasında yaşayan bekar bir terzidir. “Evde kalmış” yaftası yapıştırılan Sacide; evlenirse, bir yuvası olursa çok mutlu olacağına inanmıştır. Abisinin baskısından bunalan Sacide, gazete ilanıyla eş arar.

Mutlu günler gelecek mi Sacide için? Hayalleri gerçekleşecek mi? Hayatı değişecek mi?

Oyun; erkek egemen toplumu, kadına yöneltilen baskı ve şiddeti, küçümsenen kadın bireyleri, sandıkta bekleyen çeyizleri, gizli gizli binbir umutla dikilen gelinlikleri ve ertelenen hayalleri öyle gerçekçi, yalın ve aynı zamanda öyle duygusal bir şekilde ele almış ki; o iki perde nasıl geçti anlamıyorsunuz. Bir yerde inanılmaz sinirlenirken, başka bir sahnede makaraları koyuveriyorsunuz! Tabii ki bunda, oyuncuların performanslarının katkısı da yadsınamaz; çünkü tiyatroda en temel öge oyuncular. Hepsi harika bir oyun sergiledi! Ben en çok Sacide'yi ve Gülen Hanım'ı beğendim, ama İhsan Yenge de çok iyiydi; yok yok hepsi, hepsi mükemmeldi! Eğer Ankara'da yaşıyorsanız, bu sezon Sacide'yi sakın ama sakın kaçırmayı derim!

Yazmayı çok özlemişim; en yakın zamanda görüşmek üzere!